Otuz beş yıldır Ortadoğu halklarına emperyalistler tarafında savaş (ve iç savaşlar) cehennemi yaşatılıyor. Birinci Körfez Savaşıyla (17 Ocak 1991) Ortadoğu’da başlatılan savaş İran’ın bombalanmasıyla ahlaki, siyasi ve askeri açılardan yeni bir seviyeye taşındı. Aslında bu yeni “seviye”ye tırmanış Gazze soykırımıyla başlamıştı. Daha önce savaş suçlarını gizlemeye çalışan ya da kaza bahanesi uyduran emperyalistler artık uluslararası ahlaki, siyasi, insani kurallara açıkça meydan okuyorlar (Elbette kurallar, sömürü savaşlarını insani veya ahlaki kılmaz ancak kuralsızlık çok daha ağır sonuçlara neden olmaktadır).
Savaş suçları normalleştiriliyor

İran’da ABD tarafından bombalanarak katledilen kız okulu öğrencilerinin mezarlarının havadan görünüşü
İkinci Dünya Savaşının başlarında çok korkulan Alman denizaltıları batırdıkları düşman gemilerinin personelinin kurtarılmasına yardım eder veya yakındaki Mihver devletlerin gemilerine kurtarma çağrısı yaparlardı[i]. Bugün ise ABD denizaltısı, Hindistan’dan tatbikattan dönen silahsız bir İran savaş gemisini İran’a 2 bin mil uzaktayken batırıp, ne yardım ettiği ne de yardım çağrısı yaptığı açığa çıktı. Cenevre sözleşmesinin bu konudaki kurallarını ABD savaş bakanı “aptalca kurallar” olarak nitelerken, Trump gemiyi batırmanın “eğlenceli” olduğunu söyledi[ii]. Japon uçakları Pearl Harbor’daki Amerikan üssüne baskın düzenlediklerinde 18 savaş gemisini ve 188 uçağı imha etmelerine rağmen üzerinde kızıl haç bulunan hastane gemisi USS Solace (AH-5)’i özellikle hedef almamışlardır[iii]. Bugün ise İsrail Gazze’de hastane vuruyor, ABD İran’da okul vurarak 168 çocuğu katlediyor.
Nükleer silah kullanımı ihtimal dışı olmaktan çıkıyor
Bu iki farklı savaş ahlakı karşısındaki tutumlar, komşu ülkelerin sessizliği veya örtülü onayı, dünyanın emperyalistler ve işbirlikçiler tarafından sürüklenmekte olduğu yer açısından önemlidir. Savaş suçları normalleştiriliyor. Bunun bir veya birkaç adım sonrası İran’ın karşı saldırılarından bunalan İsrail’in, hegemonyasını tehlikede gören ABD’nin onayı veya teşviki ile İran’a nükleer saldırı düzenlemesidir. ABD’nin bölge ülkelerdeki üslerden İran’a yaptığı saldırılara İran’ın verdiği karşılıklar da düşünüldüğünde, İran’a yönelik nükleer silah, radyoaktif madde içeren kirli bomba veya taktik nükleer silahlar[iv] kullanılmasına bu ülkelerin de ses çıkarmayacakları ortadadır.
Savaşın nedeni İsrail’in güvenliği mi?

Ortadoğu savaşının nedeni olarak sıkça İsrail’in asıl sorumlu olduğuna dair değerlendirmeler yapılmaktadır. İsrail’in ABD emperyalizminin ileri karakolu olduğu doğrudur ancak emperyalist stratejiyi asıl belirleyenin İsrail olduğunu iddia etmek, Tevrat’taki “arz-ı mevud” (vaat edilmiş topraklar) efsanesine inanmaktır ki bu doğru olmaz. Elbette İsrail, varlığına yönelik tehditleri bertaraf etmek istemekte ve ABD’nin politikalarını etkileyebilmektedir. ABD emperyalizminin Ortadoğu savaşı ne Trump’ın dengesizliğiyle ne de İsrail’in Siyonist politikalarıyla açıklanabilir: Savaş endüstrisi, emperyalist hegemonya, enerji kaynaklarının kontrolü ve savaş sonrası dayatılan emperyalist imtiyazlar stratejinin asıl belirleyenleridir.
Büyük Ortadoğu Savaşı
Meğerse Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bir yeni düzen değil, bir savaş (Büyük Ortadoğu Savaşı) projesiymiş. Libya ve Suriye’de yaratılan rejimlere veya Arap monarşilerine bakıldığında 11 Eylül saldırısı sonrasında Bush tarafından ortaya atılan, 2009’da Erdoğan’ın “eş başkanıyım” dediği BOP’un hedefinin demokrasi, insan hakları, özgürlükler veya kadın hakları ile bir ilgisinin olmadığı gerçeği artık herkesin kabulüdür. Hedef bu ülkeleri emperyalist sisteme entegre etmekti. Peki Irak, Suriye, Libya neoliberal sisteme entegre edilemeye direniyorlar mıydı? Elbette direnmiyorlardı. Hem Esad, hem de Kaddafi batıyla ekonomik entegrasyon doğrultusunda ekonomik dönüşümlere dair önemli neoliberal adımlar atmışlardı. Kaddafi’nin uzattığı el sonrasında 2004 yılından itibaren Libya’ya dönük ABD yaptırımları kalkmış, kırktan fazla petrol şirketi Libya’da iş yapıyordu[v]. Esad, 2002’den başlayarak “sosyal piyasa ekonomisi” adıyla piyasalaştırmalara ve özelleştirmelere başlamıştı (Hatta ekonomik liberalleşmenin yarattığı yoksullaşma nedeniyle Esad’a karşı ilk ayaklanmalar alt sınıflar arasında başladı). Irak ABD tarafından 1991’de bombalanmaya başlandı, uzun süre askeri kuşatma ve ambargo altında yıpratıldıktan sonra 2003’te ABD öncülüğünde işgal edildi. Gerçek sayı bilinmemekle birlikte farklı kaynakların rakamlarıyla 150 binden bir milyona kadar insan hayatını kaybetti. Hala da istikrarlı bir devletten söz etmek mümkün değil. Irak’ın petrol gelirleri ABD merkez bankasına yatırılıyor ve ABD’nin izniyle kullanılabiliyor. ABD bu yolla Irak hükümetini kontrol ediyor[vi]. Maliki’nin adaylığını bile veto edebiliyor.
Savaş endüstrisinin yüksek kar oranları
Bu ülkeler neoliberal ekonomik dönüşümlere başlamalarına rağmen emperyalistler savaşı tercih ettiler. Çünkü savaş endüstrisi ve savaş ekonomisi sermaye için önemli bir yatırım alanıdır. Savaş endüstrisi, emperyalist hegemonya, enerji kaynaklarının kontrolü ve savaş sonrası dayatılan emperyalist imtiyazlar emperyalizmin Ortadoğu siyasetinin merkezine savaşları yerleştirmektedir. Irak savaşında ABD’nin harcadığı para 2 trilyon ile 3 trilyon dolar arasında hesaplanmaktadır. 2001’den bu yana Afganistan, Irak, Suriye savaş harcamaları ise 6 trilyon doları aşmaktadır. Bu rakam ABD’nin bir yıllık bütçe harcamalarına denktir. Savaş sanayi işletmeleri diğer işletmeler gibi reklam vermezler, devletler içinde rüşvet gibi çeşitli yöntemlerle savaş lobisi yaparlar. Diğer yandan savaş sırasındaki silah fiyatları savaş öncesinin çok üzerine çıkmakta, karlılık oranları katlanabilmektedir. Bu nedenle Ortadoğu’da savaşlar 35 yıldır bitmiyor ve daha uzun süre de devam etmesi muhtemeldir[vii]
Uzun savaşın müşterek sorumluları: işbirlikçi devletler

ABD’nin başını çektiği emperyalist ittifakın bölgede bu kadar uzun bir zaman savaşı sürdürebilmesi, rejimleri yıkabilmesinin başlıca nedenlerinin başında bölge ülkelerinin işbirlikçi tutumları gelmektedir. Emperyalist yağmadan pay alma hevesiyle savaş politikalarına yedeklenen devletlerde Türkiye’de olduğu gibi rejim otoriterleşmekte, yolsuzluklar yaygınlaşmakta, ‘ülke çıkarlarının’ yerini ekonomik ve siyasi elitin çıkarları almakta, başta emek hareketi olmak üzere tüm muhalefet ezilmekte ve toplumsal yapıları gerici dejenerasyona uğramaktadır (patrimonyalizm). Emperyalizmin Ortadoğu stratejisiyle başka türlü uyum sürdürmek mümkün de değildir.
Emperyalizmin kurdurduğu yeni rejimler, kavramın en katıksız haliyle faşist[viii] olduğu gibi halk desteği de sağlayamıyorlar, halkların kırılmış iradesi üzerine inşa ediliyorlar.
Emperyalizm halkları, umutlarını da yok ederek faşist rejimlerle emperyalist müdahale cenderesine sıkıştırmaktadır. Mevcut otoriter rejimleri savaş ve işgal yoluyla devirerek inşa ettiği yeni rejimler halk desteği alamamaktadır. Kaddafi devrildikten sonra15 yıldır iç savaşla mahvedilen Libya’da hiziplerin hiç biri halk desteğini sağlayabilmiş değil. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacağını açıklayan Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi 3 Şubat 2026’da bir suikastla öldürüldü, çünkü seçimi kazanma ihtimali vardı. Suriye’deki Colani koalisyonu da halk desteğinden yoksun olduğundan 15 milyon seçmenin olduğu ülkede elemeden geçirilmiş seçmenler ve elemeden geçirilmiş adaylarla 6 bin seçmenin katılımıyla seçim yapıldı. SDG’nin valilerin halkoyuyla seçilmesi önerisini de ABD’nin de desteğiyle şiddetle reddetmiştir.
Halkların özgürlük, demokrasi özlemleri tükenmedi

Emperyalizmin Ortadoğu’da yarattığı asıl yıkım otoriter rejimlere son vermesi değil, halklarının eşitlik, özgürlük, demokrasi mücadelelerini boğmasıdır. Halklara dayatılan ya mevcut diktatörlükler ya da emperyalist müdahale seçeneği dışında başka seçenekler de var, hemen şimdi değilse bile. Bugün başka seçenek yok algısı güçlendirilmiş olsa da, emperyalist müdahalelerin ortaya çıkardığı işbirlikçi faşist yapılar halk desteği sağlayamıyor. Halkların özgürlük, demokrasi ve barışa dair potansiyel enerjisi birikmeye devam ediyor.
Başka bir yolun imkanları sonraki bir yazının konusu olsun.
DİPNOTLAR:
[i] 2. Dünya Savaşında Alman denizaltıları batırdıkları gemilerden denizcileri kurtarmaya çalışır veya bölgedeki gemileri kurtarma çalışmaları için uyarırdı. Bu uygulama, içinde savaş esirleri de bulunan 2700 kişiyi taşıyan bir İngiliz askeri gemisi Laconia’yı Alman denizaltısının batırmasının ardından sona erdi. Alman denizaltı kaptanı, kurtarma çalışmalarına yardımcı olmaları için Mihver devletlerinin gemilerini uyarır, ancak bir ABD bombardıman uçağı gelip kurtarıcıları ve hayatta kalanları bombalamaya başlayınca denizaltı güvertesinde kurtarılan denizciler olduğu halde dalmak zorunda kalır.
[ii] ABD senatosu tarafından 1955’te onaylanan 1949 tarihli II.Cenevre sözleşmesinde: “Her çatışmanın ardından, çatışmanın tarafları, gecikmeksizin gemi kazazedelerini , yaralıları ve hastaları aramank ve toplamak, onları yağma ve kötü muameleden korumak, yeterli bakımlarını sağlamak ve ölüleri arayıp yağmalanmalarını önlemek için mümkün olan tüm önlemleri alacakladır” hükmü yer almaktadır.
[iii] 7 Aralık 1941’de Japon uçaklarının Pearl Harbor baskınında 18 ABD savaş gemisini vururken üzerinde kızıl haç bulunan hastane gemisi USS Solace (AH-5)’i özellikle hedef almamışlardır, bu gemi daha sonra Türkiye’ye satılarak “Ankara” adını almıştır.
[iv] Taktik nükleer silahlar Hiroşima’ya atılan stratejik nükleer silahlara göre çok daha küçük çaplı yıkım yaratan silahlardır ve şimdiye kadar kullanılmadılar.
[v] Arap Baharından Kesitler, intifada yay, 225
[vi] ABD’nin Irak’ın petrol gelirlerini nasıl kontrol ettiği | Reuters
[vii] ek bilgi için; Süleyman YÜKÇÜ, Mehmet İlker KARAKELLEOĞLU https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3731842
[viii] Faşizm kavramı birçok otoriter rejim ve uygulama için pejoratif maksatla kullanılsa da Marksist literatürde emperyalizm işbirlikçisi/güdümlü rejimlerin siyasal tanımı için kullanılır.
Yorum bırakın