ORTADOĞU GERİCİLİĞİ VE KÜRT SORUNU

Dünya, kapitalist sömürünün giderek daha da kuralsızlaştığı (vahşileştiği), emperyalist saldırganlığın tırmanışta olduğu bir fırtınalı dönemden geçerken fırtınanın merkezi Ortadoğu’dadır. Bu fırtınanın, Ortadoğu ülkelerinin kaderini dünya savaşlarından bu yana ilk kez bu düzeyde birbirine bağladığını söyleyebiliriz. Bu durum Türkiye-Suriye ilişkilerinde en sıcak biçimde yaşanmaktadır. Her iki toplum birçok yönden adeta birbirinin geleceğinin fotoğrafını veriyor: Kürtlerin geleceğinin nasıl şekilleneceğinden, rejimlerin yapısının nasıl olacağına, kadın haklarının geleceğinden dinin siyasetteki rolüne ve emperyalizmle ilişkilere kadar her birindeki gerileme düzeyi diğerinin geleceğini temsil ediyor. Ve geleceğin eğilimi 20.yy’ın aksine ilerleme değil, gerileme yönlü seyrediyor. Elbette bu seyri bozacak emekçi sınıflar ve ezilen halk hareketleri ortaya çıkana kadar.   

Başta ABD olmak üzere emperyalistler Ortadoğu’nun sömürülmesinde ve hegemonyanın sürdürülmesinde savaşları süreklileştirmeyi ve diktatörlük rejimleri kurmayı ve desteklemeyi temel alan bir strateji izliyor. Artık söylemde dahi demokrasi veya özgürlük sözcüklerini kullanmaktan kaçınıyorlar. Ortadoğu diktatörlüklerinin ideolojik harcını ise şeriatçılığın oluşturduğu biliniyor[i]. Suriye’de de inşa etmeyi tercih ettikleri rejim, Kürtlerin hedefleriyle taban tabana zıt, şeriatçı bir diktatörlüktür.

Suriye’ye rejim ihracı

AKP-MHP rejiminin seyri Suriye’ye göre daha yavaş ilerlese de emperyalizmin şeriat ve diktatörlük hedefleriyle çelişmemektedir. Türkiye’de faşist bir rejim inşa eden bir iktidar, Suriye’de daha beterine destek sunuyor. Kadınları eşit olarak görmeyi reddeden bir rejimi destekleyen bir iktidar Türkiye’de kadın haklarını/kazanımlarını adım adım buduyor. Ya da başka ülkede şeriatçı-faşist bir rejimin inşasını destekleyen bir iktidar ülkesinde de benzer bir rejim inşa eder, şeriatçı saldırganlığa itiraz edenler hapse atılırken[ii], “yaşasın şeriat” diyenler normalleştirilir. Suriye’de Kürtlerin savaş boyunca ağır bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımlarını savaş tehdidi ile yok etmeye, bir statü edinmelerini engellemeye çalışan bir iktidar Türkiye’de Kürtlerin demokratik taleplerine olumlu yaklaşamıyor. İktidarın ima ettiği şey, “Kürtler taleplerde bulunmamalı, siyasal özne olmaya çalışmamalı, bir hak verilmesi gerekiyorsa biz veririz” olarak özetlenebilir. Topluma da bu algı empoze ediliyor. 

Türkiye’de ABD çıkarları ve politikaları ile uyumlu bir iktidar, Suriye’de ABD çıkarları ve politikalarının esiri bir iktidar. Farklı tonlarda da olsa aynı renkte dinci ve faşist iktidarlar.

Ortadoğu gericiliğinin dayanağı: Kürt Sorunu

Ortadoğu gericiliğinin, diktatörlüklerinin en önemli dayanaklarının başında Kürt Sorununun çözülmemiş olması gelmektedir. Başka açıdan söylemek gerekirse Kürt Sorununun demokratik çözümleri sağlanmadan Ortadoğu diktatörlükleri önemli bir dayanağından yoksun bırakılamaz. Bu açıdan Kürt sorununun demokratik çözümü ile Ortadoğu ülkelerinin demokratikleşmesi arasında paralellik vardır.[iii]

Kürt nüfusunun dört ülkedeki durumu ve talepleri, bu ülkeleri Kürtler karşısında “doğal” müttefik haline getiriyor. Hangi ülkede Kürtler herhangi bir statü elde etme şansı elde etse, aralarındaki ilişkiler düşmanca dahi olsa, diğer devletler Kürtlere karşı egemen devleti desteklemektedir. Dört ülkenin de stratejisi, Kürtlere statü tanınmamasına dayanıyor (Irak’taki statünün dahi güvende olduğundan söz etmek kolay değil). Kürt sorunu, bu devletlerin baskılarına, savaş politikalarına, içeride ve dışarıda halklar arasında düşmanlık yaratmalarına “beka sorunu” gibi adlandırmalarla meşruiyet kazandırmaktadır.

Statüsüzlük çatışmaları besliyor

Bir ülkedeki bireylerin hakları, bireysel statü tarafından belirlendiği gibi toplulukların hakları da topluluk statüleri tarafından belirlenir. Bireysel statü vatandaşlık kavramı etrafında tanımlanır. Bir dönem kölelerin bireysel eşit vatandaşlık talepleri vardı, kölelik kalktıktan sonra tüm vatandaşlar yasalar karşısında eşittir, aksi savunulamaz[iv]. Bunun istisnasını şimdilerde göçmenler oluşturmaktadır. Eğer ki Kürtlere vatandaşlık verilmeyip, göçmenlere benzer bir statüde tutulabileceği iddiasında bulunulmayacaksa Kürtlere bireysel vatandaşlık statüsü tanınarak haklarının zaten verildiğini söylemek demagojiden başka bir şey değildir. Toplulukların, halkların statüsü ise bireysel haklara indirgenemez. İndirgendiğinde topluluk olarak yok sayılmaya veya yok edilmeye kadar varır. Aleviler için de benzer bir durum söz konusudur. Aleviler ya Müslümanlık (Sünni yorumu) statüsü içinde eritilmeye çalışılarak aslında yok sayılmakta ya da sapkın mezhep muamelesi ile karşılaşmaktadır. Sünnilik devlet tarafından tüm vatandaşların vergi ve kaynaklarıyla eğitim, sosyal vb her alanda sübvanse edilip örgütlenirken Alevilerin statüsü hiçbir hak sağlamayan kültürel bir varlığa indirgenmektedir. Erdoğan dahil bir çok devlet yetkilisinin “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse en büyük Alevi benim” söylemi yok saymanın en veciz ve demagojik ifadesidir. Oysa kimse “Hristiyanlık Hz. İsa’yı sevmekse en büyük Hıristiyan benim” veya “Musevilik Hz. Musa’yı sevmekse en büyük Musevi benim” demiyor.   

Kürtlerin Türkiye’deki anayasal statüsü Türklüktür. Oysa belli bir coğrafyada çoğunluk oluşturmasalar da Rumlar, Ermeniler de Türkiye vatandaşıdırlar ancak azınlık statüsüne sahiptirler ve onlara “vatandaşlık bağı ile bağlı” oldukları için “Türktürler” tanımlaması yapılmaz. Okulları ve ibadethaneleri vardır. Bulgaristan’da Türkler statü sahibidirler ve siyasal parti kurmak, anadilde eğitim gibi haklara sahipler. Kürtler çeşitli illerde veya bölgelerde tarihsel olarak da güncel olarak da çoğunluğa sahiptirler. Kısacası bugün Kürt Sorunun en temel anlamı statüsüzlük sorunudur.

Elbette statü sorunun çözümü tek biçimli değildir. Öznel, yerel, konjonktürel, sosyal, siyasal, tarihsel… birçok faktöre göre farklı şekiller alabilir. Burada kritik nokta kimliğin ve topluluk saygınlığının korunduğu bir geleceğin asgari güvenceleridir. Örneklersek Türklere hakaretin suç sayılması gibi Kürtlere hakaretin (ırkçılığın) de suç sayılması, kamusal alanlarda Kürtçenin yasaklarla ve saldırılarla karşılaşmadan kullanılması, eğitimde kullanılmasıyla dilin gelişiminin güvenceye alınması, çeşitli düzeylerde yönetimlerin yerel özelliklerine güvenceler sağlanması… bu ve benzeri başlıkların asgari bir statüye bağlanmasıdır. Tarihin de gösterdiği gibi statüsüzlük sürekli talep, mücadele ve çatışmalar üreten bir sorun kaynağıdır. Statü ise en zayıf haliyle dahi asgari güvencedir.   

Bugün Türkiye’deki statüsüzlük, iktidar tarafından benzer biçimlerde Suriye’ye teşmil edilmeye çalışılmaktadır. Bu hem Kürtler için hem de Aleviler ve Dürziler için geçerlidir. Durumların birebir aynı olması gerekmez, ideoloji ve yönelim benzerdir: Aleviler sapkın mezhep ilan edilip katli vacip görülmeye devam edilecek, Kürtler gündelik yaşamlarında dillerini kullanabilecek ancak demokratik talepleri ülke bütünlüğünü tehdit eden terörizm sayılacak. Zaten Colani/Şara iktidarını bu doğrultuda yönlendiren Türkiye, PYD ve SDG’yi terör örgütü sayıyor (oysa ne Suriye’nin geçici yönetimi ne de Türkiye’den başka bir devlet SDG ve bileşenlerini terör örgütü olarak görüyor).

HTŞ iktidara getirildiğinden beri zaman Kürtlerin aleyhine işliyor (ve diğer halkların).

Türkiye ve Suriye Kürtleri farklı avantaj ve dezavantajlara sahiptirler.

Suriye’de Kürtler Rojava’ya bir özerklik yapısı kazandırmaya çalışırken, HTŞ’den türetilmiş Suriye Devleti şimdiye kadar hiçbir statüyü kabul etmiş değil. Kürtlerin tek güvenceleri sahip oldukları, meşruluğu Geçici Suriye Devleti tarafından da –şimdilik kabul edilen (20-25 bin kişilik) ordularıdır. Onun da Suriye Ordusu ile ilişkisi ve geleceği net değil ve taraflar her görüşmede yeni ve çelişkili tanımlar getiriyorlar. Bu durum, anayasa yapım sürecinin de çatışmalara gebe olduğunu gösterir. SDG ile HTŞ arasında 29 Ocak’ta varılan anlaşma 10 Mart anlaşmasından daha geri. 10 Mart anlaşması da Kürtlerin 10 yıllık savaş sürecinde elde ettikleri pozisyonun oldukça gerisindeydi. Bu da gösteriyor ki zaman ve uluslar arası diplomasi Kürtlerin lehine değil, aleyhine işliyor. 10 Mart 2025’te Kürtler dışardaki ve içerdeki meşruiyeti ve gücü oldukça zayıf Colani iktidarından, 2026 Ocak ayı boyunca gösterdikleri direnişin ve yürüttükleri uluslararası kampanyanın daha azıyla bile daha fazla taviz koparabilirlerdi. Bunun için yapılması gereken şeylerin başında Alevi ve Dürzilere yönelik soykırıma karşı çıkmaları ve Alevi, Dürzi, Hıristiyan, seküler Arap topluluklarıyla ittifak kurulmasıdır. Çünkü bir siyasal kural olarak azınlıklar ve ezilen halkların çıkarları demokrasiden yanadır.  Elbette Kürt siyaseti kadar ortama hakim değiliz ancak her koşulda ezilen kesimlerle kurulacak ittifaklar demokratik geleceğin yegane güvencesidir ve hala da öyledir. 

Türkiye’de ise Kürtler, uzun mücadeleler sonucunda, siyasal alanda önemli bir güce kavuşmuş durumdadır. Statüsüzlüğe rağmen güçlerini parlamentoda, yerel yönetimlerde ve toplumda etkili biçimde kullanabilmektedirler. Herhangi bir statüye sahip olmasalar da Türkiye’de siyasal alanı etkili kullanabilmenin imkanlarına Rojava Kürtleri sahip değil o nedenle Suriye’de statü konusu Kürtleri için çok daha kritiktir. Suriye’de serbest seçimlerin olacağı dahi belirsizdir.  2021 sayımlarına göre 18 milyon seçmenin bulunduğu Suriye’de elemeler sonucunda 6 bin (altı bin) seçmenin katılımıyla Ekim 2025’te yapılan ‘seçimler’le oluşturulan, tamamı HTŞ’nin süzgecinden geçen parlamentodan Suriye halklarının haklarına riayet etmesi veya bu parlamentonun halklar tarafından etkilenmesi beklenemez. Colani iktidarı gücünü halka değil, emperyalistlere dayanmaktan almaktadır.

Diktatörlük altında demokratik toplum, şeriat altında kadın özgürlüğü!

Emperyalizmin inşa etmek istediği kullanışlı rejimin şeriatçı bir diktatörlük olduğu ortadadır.   Suriye’de ülke çapında şeriat yasaları uygulanırken Rojava yerellerinde seküler bir yaşamın sürdürülmesi ülke çapında kadınlara yönelik kısıtlamalar getirilirken, yerelde kadın eşitlikçi yaşamın korunması, merkezi rejim bir diktatörlük iken yerelde demokratik bir rejimin kurulmasının nasıl mümkün olacağı oldukça şüphelidir. Önümüzde uzun bir gerilim ve çatışma sürecinin yaşanmaması mümkün mü?

Şunu kesin olarak ifade edebiliriz ki, iktidarın, Türkiye’de temkinli adımlarla yürümek zorunda kaldığı ideolojik hedeflerini Suriye’de daha erkenden gözlemleyebiliriz. Suriye’ye ve halklarına biçtikleri elbise Türkiye’ye biçmek istedikleri elbisenin modelidir. Çünkü Türkiye’de mevcut devlet dönüşüme uğratılarak ilerlenirken Suriye’de devlet yıkılarak engelsiz bir zeminde ilerleniyor.  Tekrar edersek, kadınlara eğitim ve sosyal yaşamda uygun gördükleri statüden Alevilere ve Dürzilere yaklaşımlarına, Kürtlere uygun gördükleri statüden seküler Araplara yaklaşımlarına, seçme seçilme haklarından şeriat anlayışına, demokrasi, adalet, özgürlük, eşitlik anlayışına kadar ideolojik hedeflerini Suriye’de hayata geçirmek için Colani iktidarını teşvik etmekte ve desteklemektedirler.

Komşuna neyi reva görürsen, onu yaşamaya razı olursun  

Ortadoğu’da diktatörlük, Türkiye’de diktatörlük. Türkiye’de demokrasi, Ortadoğu’da demokrasi.  Suriye’de barış, Türkiye’de barış. Suriye’ye şeriat, Türkiye’ye şeriat.    

Türkiye’de barış, demokrasi, laiklik ve özgürlükler isteyen herkesin Suriye’de ve Ortadoğu’da da barış, demokrasi, laiklik ve özgürlük isteyen kesimlerle dayanışmaktan başka seçeneği yoktur. Başka bir açıdan söylersek Suriye’de şeriatçı-faşist bir rejimi ehven gören herkes Türkiye için de benzer bir geleceğe onay vermiş olacaktır.

Barış ve demokrasi, etrafında dolanılmaya çalışılsa da ülkemiz siyasetinin en sıcak siyasal gündemlerini oluşturuyor: Kürt sorununda çatışmaya son vereceği iddia edilen netameli bir sürecin yeniden gündeme getirdiği barış talepleri ve CHP’ye kadar uzanan tüm demokratik muhalefete dönük baskı ve tutuklamalar karşısında toplumda artan adalet ve demokrasi talepleri ve emekçi sınıfların mahkum edildiği yoksullaştırmaya karşı mücadele zemini için ihtiyaç duyduğu söz-karar hakkı ve örgütlenme özgürlüğü için mücadeleler bir barış, demokrasi ve emek cephesinin ön koşullarını sağladığı gibi bunun bileşenlerine de işaret etmektedir. Bu doğrultuda hayata geçirilecek bir siyaset yalnızca Türkiye’de değil, fırtınanın merkezinde de ters bir siklona yol açma potansiyeline sahiptir.      


[i] ABD’nin Suriye’deki projesi Colani ve HTŞ idi. Kürtler ise ihtiyaca binaen bir ittifaktı, Rojava’nın özerkliğini hiç tanımadı: Kürtlerde insan gücü vardı, ABD’de silah. Ancak Kürtlerin “demokratik toplum” projesi ABD’nin Ortadoğu projesiyle uyumlu olmamasının yanı sıra, TC ve Suriye Devleti gibi iki daha güçlü müttefike Kürtleri yeğ tutması beklenemezdi. Kürtleri bütünüyle yok saymasa da iki devletle ittifakını zora sokmayacak bir düzey tutturmayı tercih ediyor.  

[ii] Leman dergisine saldırıp tahrip eden, yakmaya çalışan şeriatçılara itiraz eden Barış Akademisyeni Aslı Aydemir tutuklanıp 6 aydan fazla hapiste tutuldu.

[iii] Elbette burada Kürt Sorununun çözülmesiyle demokratikleşmenin tamamlanacağını söylemiyoruz, yalnızca bir paralellikten bahsediyoruz, yoksa demokrasi mücadelesi sosyalizme uzanır

[iv] Burada yasal statünün emrettiği eşit vatandaşlıktan söz ediyoruz, sınıfsal eşitsizlik sürmektedir.

Yorum bırakın