SÜREÇ: KİMBİLİR NERELERİN NERESİNDEYİZ*

Samut Karabulut 02 Aralık 2025

İktidar, sorunu terör ve güvenlik, Kürt Hareketi sosyal ve siyasal haklar olarak kodlarken uyumlu adımlara nasıl ulaşılacağı bir muamma. Veya bir taraf iktidarda kalabilmek için otoriter-faşist bir rejime, diğer taraf yasal siyaset yapabilmek için demokratik bir rejime ihtiyaç duyarken sürecin tehlikeli krizlerle dolu olmaması mümkün mü? Belli ki bu handikapların en çok farkında olan Erdoğan henüz bir yol haritasına karar vermemiş ve yerinde sayma durumu devam edecek.   

Görsel: Escher şelalesi

“Terörsüz Türkiye Süreci” bir yılı geride bıraktı (on dört ay). Sürece dair tartışmalar rutine binmişken Bahçeli’nin “gerekirse üç arkadaşımı alıp, Öcalan’la görüşmeye ben giderim” çıkışıyla** ve Komisyon’dan üç temsilcinin İmralı’ya gitmesiyle Süreç üzerine tartışmaların ve spekülasyonların harareti yeniden arttı.

Sürecin nereden nereye geldiğini ele almadan önce Kürt Sorunun demokratik çözümüne ve barışa dair her girişimin, eylemin, söylemin önemsenmesi gerektiğini vurgularsak belki yanlış anlaşılma kapılarını baştan kapatabiliriz.  

Sürecin kamuoyuna yansıyan başlangıcının üzerinden bir yılı aşkın zaman geçmesine rağmen ileri doğru atılan adımlardan bahsetmek hayli zor. Sürecin adımları “yerinde say “ komutu gibi çok ses çıkarsa da ilerlemiyor. Bir müddet yerinde sayıp, uyum ve tempo tutturulduktan sonra uygun adımlara geçileceği gibi iyi niyetli bir yaklaşımı benimsemek için de on dört ay fazla uzun bir zaman.  Şimdiye kadarki adımları kısaca özetlersek: Bahçeli’nin “Öcalan gelsin mecliste konuşsun” demeci, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılıp heyetlerce ziyaret edilmesi, Mecliste müzakere yetkisi olmayan bir Komisyon kurulması, PKK’nin kendini feshettiğini açıklaması, Erdoğan’ın DEM Partinin İmralı heyetini kabul etmesi ve bir miktar silahın yakılması, son olarak da Komisyon’un İmralı’da Öcalan’ı dinlemesi. Aslında on dört ayda süreç Öcalan’ı muhatap almaktan öteye geçmiş değil ve bu hiç de yeni bir şey değil.  

Güvenlik mi, haklar mı? Süreci belirsizlikle yönetmek.

Sürecin adımlarını belirlemeye, yasal olarak tek yetkili, siyasal olarak da en yetkili kişi Cumhurbaşkanı Erdoğan olmasına karşın konuya dair doğrudan görüş belirten tek bir açıklama yapmış değil. Devletin en ve tek yetkilisi olarak değil de mahalle muhtarı kıvamında suya sabuna dokunmayan beyanatlarından siyasal yorumcular anlam çıkarmaya çalışıyorlar. En tali konularda bile en yüksek perdeden açıklamalar yapan Erdoğan’ın ülkenin en kritik sorunlarından biri hakkındaki bu ketumluğunu hayra yormak için hiçbir neden yok. İktidar, sorunu terör ve güvenlik, Kürt Hareketi sosyal ve siyasal haklar olarak kodlarken uyumlu adımlara nasıl ulaşılacağı bir muamma. Veya bir taraf iktidarda kalabilmek için otoriter-faşist bir rejime, diğer taraf yasal siyaset yapabilmek için demokratik bir rejime ihtiyaç duyarken sürecin tehlikeli krizlerle dolu olmaması mümkün mü? Belli ki bu handikapların en çok farkında olan Erdoğan henüz bir yol haritasına karar vermemiş ve yerinde sayma durumu devam edecek.   

Süreç yasal hakları da pazarlık konusu yapıyor

Suriye’deki Kürtlere tanınacak bir statüye bağlı bir sürecin, içerdeki Kürtlere fazlasıyla cimri davranacağı bugünden kendini belli ediyor. Kürtlere uygulanan ‘özel’ muamelelere son verilmesine dönük bir adım bile atılmış değil. Kayyumlara son verilmemesi, hasta mahpusların serbest bırakılmaması, infazı dolan PKK’lilerin hapiste tutulması, Demirtaş’ın AİHM kararına rağmen hapis tutulması, Ahmet Türk’ün İmralı Heyetine alınmasına rağmen göreve iade edilmemesi, Komisyon’da dahi Kürtçe’ye izin verilmemesi… bu düşman hukuku tarzı uygulamalara son verilmesi için yasal düzenlemelere dahi gerek yok. CHP’li belediyelere kayyumun nedenin de “Kent Uzlaşısı” olduğunu da vurgulayalım. Bu konularda atılması gereken adımları bile sürecin pazarlığı haline getirmeye çalışan bir iktidarın barış gibi bir niyetinin olmadığı ortada.    

Peki, Kürt Hareketi adım attı mı? Bence o cephede de yerinde say komutu işliyor. PKK kendini feshettiğini açıkladıktan aylar sonra güçlerini çeşitli alanlardan çektiğini açıkladı, geçtiğimiz günlerde de kuruluş yıldönümünü kutlama törenleri düzenledi. Mantıken de on binlerce silahlı savaşçısı olan yasadışı bir örgütün kendini feshedebilmesi (faaliyetini dondurması değil feshetmesi) için çok ciddi fiziki ve pratik koşullar ve bunlar için yasal düzenlemeler gerekir. Bunlar yapılmadıkça onca insanın örgütsüz öylece ortada bırakılması akla, matığa aykırıdır. Gerçekleşen yalnızca Türkiye’deki silahlı faaliyetlerin durdurulmasından ibarettir. Ama devlet de PKK’nın kendisini feshettiği algısının yayılmasına çalışıyor.

Gösteri ve propaganda. Fotoğrafın bütününe bakıldığında Sürecin karşılıklı propaganda gösterilerinden ibaret olduğu ortadadır.  Propagandayı taraflar birbirine yapmıyorlar, zira ne devlet PKK’yı aldatabilir ne de PKK devleti. Propaganda halka yapılıyor. Kürt Halkı, Sürece, daha önceki deneyimlerden dolayı haklı olarak kuşkuyla yaklaşıyor***. Kürt aydın kesiminde sürecin başarılı olması arzusuna dayalı, iyimserliğin hakim olduğu ciddi bir sahiplenme var ve bu sahiplenme bazılarında zaman zaman reel duruma denk düşmeyen çok ileri, coşkun değerlendirmelere varabiliyor. Türk halkında ise daha itidalli yaklaşım olmasına karşın ulusalcı Türk aydınlarında da Kürt aydınlarına benzer saiklerle tersten bir hezeyan söz konusu; ortada barış varmış gibi, kırk bin insanımızın katilleriyle barış olur mu (barışın savaşanlar arasında yapıldığından habersiz), PKK ile anlaştılar ülke bölünecek, Kürtler Erdoğan’ı destekleyecek gibi.    

Öcalan mı Demirtaş mı?

Sürece dair masa ne İmralı’da ne de Türkiye’de, masa Suriye’de kurulu. Masa’nın etrafında Suriye sahasında askeri ve siyasi etkisi olan herkes var: Türk Devleti, PKK, PYD, Colani hükümeti, ABD, İsrail, Rusya, İran, Barzani. Müzakere asıl olarak PKK ile Devlet arasında yürümekte, Öcalan ise görüşmecidir. Devletin, Cemil Bayık ve diğerlerini muhatap almaktansa Öcalan’ı muhatap alması kamuoyu açısından daha kabullenebilir olmasındandır. Öcalan yerine neden Demirtaş’ın muhatap alınmadığı eleştirilerinin görmediği şey ise Demirtaş silahlı örgütün liderlerinden biri değildir ve hiç olmadı. Dolayısıyla Demirtaş’ın PKK adına hareket etmeye ne etkisi ne yetkisi vardır ne de buna kalkışır. Silahlı örgütle müzakere yürütülmesi zorunluluğunun nedenlerine daha önceki yazılarımda değindiğim için burada girmeyeceğim.     

Kürt Hareketi ve Sosyalistler: kaderler ayrılıyor mu?

Kürt siyasal hareketi dinamik yapısıyla hem düzen içi hem de ‘düzen dışı’ siyasetin önemli belirleyenlerden biridir. Sahip olduğu güç ve süreklilik ve yakaladığı jeopolitik imkanlar sayesinde devletler düzeyinde oyun kurabiliyor.  Devletler düzeyinde girilen ilişkiler birçok durumda sosyalist siyasetin aksiyomatik önermeleriyle çelişebilmektedir. Bu çelişkinin ortaya çıkması bazı durumlarda sosyalist siyasetin genel olarak zayıflığından özel olarak Kürt Sorunundaki etkisizliğinden/politikasızlığından ve Ortadoğu’daki yokluğundan da kaynaklanabilmektedir (bir dönem Ortadoğu’da oldukça güçlü ve etkili olan solun tüm akımları tasfiye edilmiş durumda). Bu çelişkilerin çözümü günümüzde genellikle eleştiri yoluyla giderilmeye çalışılsa da bu düzlemde çözülebilecek bir şey olmadığı da ortada. Çelişkilerin ortaya çıkmasının uzun sürmesi gibi çözülmesi de uzun bir mücadele zamanını gerektirecektir. Kürt sorununun çözüm adımlarında, aşamalarında sosyalist siyasetin rol oynayabilmesi, emekçi sınıflar başta olmak üzere barış ve demokrasi güçlerini sürece müdahale etmek üzere organize etmesine bağlıdır.  

Demokrasi cephesinde yarılma

(1)Kürt entelijansiyanın ve DEM Parti’nin iktidarın Süreç hamlesine kuşkulu yaklaşan sol kesimleri itham eden tavırları popüler Kürt siyasetinde belirleyici olmaya doğru gidiyor. Henüz hiçbir somut adım atılmamış veya yol haritası belirsiz Sürece yönelik ve Kürt cephesinin söylemlerine dönük demokrat, sol çevrelerden gelen eleştiriler dahi öfkeyle karşılanabiliyor. Bunlardan Timur Soykan’ın eleştirisine ve Türkan Elçi’ye verilen tepkiler sadece iki örnektir. CHP’nin İmralı heyetine temsilci vermemesine verilen tepki başka bir örnektir****. (2)Sol, sosyalist çevrelerin, sürecin demokratikleşme yönlü olmamasına ve toplumsallaştırılmamasına dönük eleştirilerine karşın bu yönde inisiyatif almaması, sol aydın çevrelerde (çoğunlukla ulusalcı etkilerle) ideolojik savrulmaya neden olurken Kürt cephesinde de tepki yaratmaktadır. (3)Azımsanmayacak bir ilerici-demokrat tabana sahip CHP’nin (ve tabanının) yalnızca kendilerine yönelen hukuksuz operasyonlara odaklanması, Süreç konusunda daha ileri inisiyatif ortaya koyamaması üçüncü bir eğilimdir (Bu ileri inisiyatifin iktidarın planları doğrultusunda olması gerekmiyor, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, hasta tutsaklar meselesi, anadilde eğitim, TBMM’nin/Komisyon’un müzakere yetkisine sahip olması vb olabilir). Özetlemeye çalıştığımız, çıkarları demokrasiden yana olan bu üç eğilimin her birinin kendi dairesine hapsolan siyaset tarzı, demokrasi cephesinde giderek büyüyen bir yarılmaya neden olmaktadır. Bu cephedeki yarılma demokrasi, barış, eşitlik, adalet düşmanı mevcut iktidarın elini güçlendirmekten başka sonuç üretmediği de ortada duruyor. Unutulmamalıdır ki Süreç akamete uğrarsa muhalif kesimlerin Süreci desteklememesi nedeniyle değil, daha öncekine benzer şekilde iktidarın hesaplarıyla akamete uğrayacaktır.       

Demokrasi mücadelesi Kürtsüz mü kalıyor?

Kürt siyasal hareketinin müzakereler nedeniyle bir süre muhalefet pozisyonunun geri plana düşmesi ihtimal dahilinde olsa da demokratikleşmeye olan ihtiyacı ortadan kalkmayacaktır. Ancak iktidarın Kürtleri demokrasi cephesinden uzaklaştırabilmek için provokasyonlar dahil her türlü yolu deneyeceği beklenmelidir. İktidar sadece demokratik muhalefetin güçsüzleşmesi ve bölünmesi için değil, Kürt siyasal hareketinin de zayıf kalması için operasyonlar yürütecektir.

Süreç başarıya ulaştığında Kürtler demokrasi cephesinden ayrılıp AKP-MHP cephesine mi geçecek? Bunun olabilmesi için Kürt Hareketinin (MHP gibi) devlete dahil edilmesi gerekir ki bu siyaseten imkansıza yakın bir durumdur. Ulusal sorunun belli ölçülerde çözülmesi ise ulusal baskının gölgelediği diğer ezilme biçimlerinin nedenleri daha açık hale geleceğinden, birleşik demokrasi ve sosyalizm mücadelesine daha yatkın olacaklardır. Aksine Sürecin uzaması ve Kürt sorunun kronik hali, Kürt emekçilerini demokrasi ve sosyalizm mücadelesine mesafeli hale getiriyor.   

Herkes çağının devrimcisidir, yarın olmaz şimdi.

Bu yarılmayı aşma potansiyeli tarihsel olarak sosyalistlerde mevcuttur. Demokrasi ve barış talebini faşizme karşı mücadelenin bileşenleri halinde sentezleyebilecek ideolojik kapsayıcılığı sosyalizm sağlayabilir. Bugünün gerektirdiği rolleri üstlenemeyenler, döneme dair somut siyaset üretemeyenler yarın da siyaset dışı kalmaktan kurtulamazlar.

Sosyalistlerin, demokratların, sendikaların, meslek odalarının, diğer emek örgütlerinin, alevi örgütlerinin, kadın hareketinin, üniversitelerin, hak mücadeleleri etrafında oluşmuş çeşitli inisiyatiflerin, aydınların, yazarların, sanatçıların bir barış ve demokrasi programıyla sürece ortak müdahale ihtiyacı ortada durmaktadır. İnisiyatif alma sorumluluğu herkesin önünde eşit derecede duruyor.  

——————————————–

*Yanlış hatırlamıyorsam Hasan Hüseyin’a ait bir dize

** Demecin tamamı için https://www.bbc.com/turkce/articles/cp3xvnrngk5o

*** DEM Parti ve seçim ittifaklarının 25 Ekim Esenyurt Mitingine, Esenyurt’tan beklenmeyecek derecede düşük katılımın nedeni bu kuşkulu yaklaşımdır.

**** CHP’nin İmralı heyetine temsilci vermemesi eleştirilebilir ancak sürecin kırılma noktası olarak ele alınması isabetli değildir. CHP süreci desteklerken iktidarı sıkıştıracak politikalar üretebilirse aldığı farklı tavırlarının, sürecin toplumun farklı kesimlerine benimsetilmesinde pozitif etkileri de olabilir. Elbette CHP’nin de AKP gibi oy kaygılarıyla hareket ettiği bu nedenle tutarlı bir barış siyasetinden çok gelgitli tavırlar alması daha muhtemeldir. 

Yorum bırakın