(Süreç, Komisyon, CHP’ye operasyonlar, Suriye, Samandağ olayı vs vs)
Samut Karabulut (16/08/2025)
“O düğümü kimse çözemedi. Büyük İskender de çözmeyi beceremedi. Ama bunu açık yüreklilikle kabullenecek yerde, düğümü kılıcıyla ikiye ayırıverdi. Onun yaptığını, aynı ataklığı gösterebilecek en dangalak insan da yapabilirdi. İskender, dev orduların başında ve aslında bir suç olan bu davranışıyla hiçbir risk altına girmediğini elbette biliyordu. İşte bu nedenle dalkavukları, bir gençlik taşkınlığından başka bir şey olmayan bu eylemi bir dâhinin eylemiymiş gibi kutsadılar.” (1) Türkiye siyaseti, muhalif cephe açısından bir Gordion Düğümü halini almış vaziyette ve ne çözülebiliyor ne de bir toplumsal gücü arkasına alabilen kılıç sahibi bir el tarafından kesilip atılabiliyor. Yalnızca iktidarın elindeki faşizm kılıcı inip kalkıyor. Sol ise normalde mücadele imkanı olabilecek (süreç, komisyon, Samandağ olayları, belediyelere operasyon vd) her olayda kriz yaşıyor.

Barış mı, ufuktaki bir savaşa hazırlık mı?
Bahçeli’nin başlattığı sürece şöyle bir bakıldığında görünen şey barış değil, muhtemel bir savaşa hazırlanan bir iktidardır. Evet, iktidar ufuktaki bir savaş nedeniyle süreç başlattı ve o savaşa hazırlanmaya devam ediyor, barış hedefleyen bir süreç böyle işlemez, işletilmez. Barış, farklı içerik ve biçimlerde tanımlanabilir ancak bu süreç barışın hiçbir biçimine benzemiyor.
Emperyalistler Ortadoğu’yu enerji ve savaş endüstrisinin ihtiyaçlarına göre yeniden ve yeniden düzenlerken AKP-MHP iktidarı içerde bütün muhalefete, Ortadoğu’da Kürtlere karşı savaşı çeşitli şekillerde, farklı araçlarla sürdürüyor.

Erdoğan’ın stratejisi, Suriye konusunda iddia ettiği gibi sınırları korumak veya “Terörsüz Türkiye”, terörsüz bölge değil, Osmanlı mirası söylemiyle maskelediği emperyal hedeflidir. Libya politikası bu stratejisinin örneklerinden biridir. İran veya enerji ve savaş endüstrisinin hedefindeki başka ülkelere dair stratejisi de dolayısıyla barış değil, savaş stratejisidir. Süreci dayatan zorunlulukların arkasında bu strateji yatmaktadır(2). Bu strateji birçok şeyin yanı sıra demokratik, özgürlükçü potansiyellerin baskı altına alınmasını, devletin diliyle söylersek ‘etkisizleştirilmesini’ de gerektiriyor.
Hakan Fidan’ın tehditkar demeçleri bile kendi başına yeterince hedef ile yol arasındaki bağıntıyı veriyor. Bugünlerde sıkça duyduğumuz “barışın dili” değil, konuşulan dil, daha çok savaşla tehdit dili.
Demokrasisiz barış mümkün mü?
Diğer yandan ‘Komisyon’a katıldığı için CHP’ye operasyonlar durduruldu’ yorumlarında olduğu gibi boş iyi niyetlere kapılmanın bir karşılığı olmadığı Aydın ve Beyoğlu operasyonlarıyla tekrar ortaya konmuş oldu. Erdoğan ve ekibi en küçük yumuşamanın, baskıdaki en küçük hafiflemenin faturasının iktidar için ağır olacağını görüyor.
Süreç barış ve demokratikleşme yönlü değil, iktidarı tahkim etme pratiği olarak işliyor. Ve iktidar her adımda faşizmi biraz daha pekiştiriyor.
Ortada tutarlı bir barış ve demokrasi siyaseti ve bu siyaseti toplumsallaştıracak bir çaba olmayınca iktidarın projesi sorunsuz şekilde işleme imkanı buluyor.
Sürecin “yukarıdan”, kapalı kapılar ardında yürütülmesi iktidarın tercihidir, “aşağıya” indirip halkın gündemi haline getirmesi gerekenler başta sosyalistler olmak üzere soldur. İktidar partileri sürecin yukarıdan yürütülmesini halkı aldatmak için tercih ediyorlar. Komisyon’da Kürtleri yatıştırmaya yetecek sınırlılıkta bir takım hakların verilmesini konuşurken kamuoyu önünde milliyetçi hamaseti sürdürmek işlerine geliyor. Kısacası halk süreç hakkında ne kadar az bilgi sahibi olursa o kadar kolay siyaset yapabilecekler. Sürecin barış beklentisi açısından başarısız olması (ki gidişin yönünü değiştiren bir siyaset, bir gelişme ortaya çıkmaz da iktidarın hedeflediği gibi giderse barış getirmeyecek) durumunda bedelini CHP ile birlikte ama daha ağır şekilde TİP ve EMEP’in ödemesi muhtemeldir. Bu nedenle sürecin toplumsallaştırılması için çalışmak hem siyasal tutarlılık açısından hem de örgütsel fayda açısından bu partilere düşmektedir(3).
Samandağ, ırkçılık mı provokasyon mu?

Samandağ olayı, iktidarın muhalefete karşı savaşının başka bir şekli, hatta iktidarın süreç projesinin toplumsal temelinin yaratılmasının, toplumsallaştırılmasının pratik bir şekli olarak ele alınmalıdır: İti ite kırdırma siyaseti (4) (teşbihte hata olmaz). Suriye’nin yeni devleti katliamlar, soykırımlar üzerine inşa edilirken şimdiye kadar katliamdan en büyük payı Aleviler aldı. Kukla HTŞ yönetimine hamilik yapan AKP iktidarı, katliamlarla yönetme tarzının koşulsuz savunuculuğunu yapmaya devam ediyor. Kürtler, Dürziler, Aleviler karşısında Şeriatçı-katliamcı yeni yönetimi o kadar kapsamlı destekleme kararı almışlar ki AA ve TRT Alevi katliamına dair tek haber yapmadı ama “öldürülen Esad artıkları” lafıyla çok sayıda haber yaptılar. Suriye’de katliama maruz kalan Alevilerin Hatay ve Samandağ’daki akrabalarının tepkileri son olaylarla Kürtlere yönlendirilerek Kürt-Alevi düşmanlığı pişirilmek isteniyor (Güvenilir yerel insanların değerlendirmeleri olayların öncesi de olduğu ve provokasyon olduğu yönündedir). Türkiye’nin birbiriyle yakınlaşma eğilimi güçlü iki demokratik potansiyelinin düşmanlaştırılması iktidardaki faşizmin bekası açısından önemli bir olaydır. Bunu bozmanın ana yolu, tekrar edersek, tutarlı bir barış ve demokrasi siyasetinin toplumsallaştırılmasından geçer.
Belediyelere operasyonlar iyi kazandırıyor: itirafçılık yetmez, “kurtulmalık” da ver.
Aydın belediye başkanlarının transferi iktidarın muhalefete açtığı savaşın başka bir şekline örnek olarak okunmalıdır. Peşi sıra başka belediye başkanlarının da AKP’ye geçmesi pek muhtemel görünüyor. CHP yalnızca ideolojik nedenlerle değil yapısal nedenlerle de, son dönemdeki tüm etkili direniş çabalarına rağmen saldırıları püskürtmeyi başaramıyor. Özlem Çerçioğlu vakası yapısal nedenlerin boyutunun bir örneğidir.
Mücahit Birinci’nin iki milyon dolar talebinin anlattığı çok şey var. Muhalefeti tasfiye operasyonları aynı zamanda servet transferi olarak da işlev görüyor. ‘FETÖ’ operasyonlarında da devasa servet transferleri izlemiştik. AKP bu işi sevdi. Her alanda yolsuzluk olur da yargı da olmaz mı? Hatta iktidar mensuplarının siyasetten zenginleşmesinin esas yolu haline gelmiş yolsuzlukların sürebilmesi için yozlaştırılması gereken devlet organlarının başında yargı gelir. Anlaşılan o ki, hapisten çıkmak için “etkin pişmanlık”, itirafçılık yeterli olmamakta, herkesin mali gücüne göre “kurtulmalık” da ödemesi gerekiyor. O zaman şu soru haklı hale geliyor, başta itirafçı olan milyarder müteahhitler olmak üzere kimlerden ne kadar kurtulmalık (fidye) alındı, Özlem Çerçioğlu ve diğer belediye başkanlarının hapisten kurtulması için AKP’ye geçmeleri yeterli oluyor mu yoksa başkaca bedeller de mi ödediler. Çağımızda savaş en karlı sektörlerden biri haline gelmişken “iç savaş”lar da kazandırmazsa olmazdı.
Acil sol siyaset.

Daha önce bir yazımda(5) bunu “Devlet Krizi” olarak tanımlamaya çalışmıştım. Faşizmin önemli nedenlerinin başında devletin cari hukukla yönetilemeyecek derecede krizde olması gelir. Faşizm için alt sınıfların iktidarı ele geçirecek hareketlilikte olması veya devrim tehlikesi şart değildir. Belediyelere yapılan operasyonların nedeni de alt sınıfların elinden alınması değil, seçimle sınırlı bir demokrasiye bile tahammülü kalmamış rejimin sürdürülmesidir.
Krizdeki bir Devletin Kürt Sorununu ‘çözme’ yöntemi de çarpık ve krizli oluyor. Faşizmin iktidarda kalmaya dayalı siyasetine karşı halkların “hayatta kalma siyasetine” ihtiyaç var, hem de acil olarak.
Türkiye siyaseti özellikle demokratik muhalefet açısından Gordion düğümü halini almış durumda. Ve bu düğüm ne yalnızca Kürt Sorunundan ne de Suriye sorunundan oluşuyor, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin dayattığı tüm sorunlardan oluşuyor. Gerçek bir çözüm ancak emekçi halklara dayalı bir barış ve demokrasi siyaseti ile mümkün olabilir.
—————————
(1) Manes Sperber, Parçalanmış Gerçeklik
(2) Elbette Kürt Hareketinin uzun yıllara dayalı mücadeleleri Kürtleri bir siyasal güç haline getirmese iktidar böyle bir zorunluluk duymazdı.
(3) DEM Partinin toplumsallaştırma imkanını kullanmasının önündeki muhtemel engeller: Newroz’da görüldüğü gibi Kürt Halkı sürece güvensizlik ve şüpheyle bakıyor. İkincisi, toplumsallaştıracak kitlesel eylem ve etkinlikler karşı tarafta milliyetçi hezeyanları tetikler kaygısı, üçüncüsü müzakere devletle PKK arasında yürüyor, aşağıdan yükseltilecek taleplerin genişlemesi ve tepkiler müzakereleri zora sokabilir. O nedenle DEM Parti çabalarını, halkla ilişkiler yürütmekle, yukarıdaki adımları olumlamakla sınırlı tutmak zorunda kalıyor.
(4) Samandağ olayları konusunda ilerici kesimler arasında çıkan tartışmalar bile siyaset eksikliğinin sonuçlarının dramatik bir fotoğrafını veriyor. Umarım bu olayların gerçek yüzüne dair titiz bir çalışma yapılır.
(5) https://devrimdusu.com/2024/08/22/devlet-krizi-ve-kontrgerillanin-yeniden-insasi/
Yorum bırakın