Samut Karabulut
Kürt sorunu mu terör sorunu mu?. İktidarın** bileşenleri “barış” veya “demokrasi” kavramlarından itinayla uzak duruyorlar: müzakerelerin üzerini örten “Terörsüz Türkiye” adlandırmasını titizlikle koruyorlar. Barış, demokrasi, adalet kavramlarıyla süreci anmayı tercih eden Kürt Hareketi ve soldur. Müzakerelerin adının ve hedefinin “barış” değil de “Terörsüz Türkiye” olarak konması ve bu tanımın titizlikle sürdürülmesi karşısında “iyimser” olmak kolay değil. Zira bu tanım, Sorun’u Kürt Sorunu olarak değil terör sorunu olarak kodlamak anlamına geliyor ve iki sorunun çözüm yolları arasında epey mesafe var.
Fransız Matematikçi Pierre de Fermat’ın 17.yüzyılda ortaya attığı ilk bakışta gayet basit gibi görünen teoremin* çözümü (ispatlanması) 300 yıl sonra (1994) mümkün olabildi. Daha önce basamak kapasitesi düşük hesap makineleriyle çürütülen teorem, kapasitesi yüksek hesap makineleri ve yoğun bir matematik çabasıyla ispatlanmış oldu. Kürt Sorunu da siyasal kapasitesi düşük siyasetçiler tarafından basit formüllerle “çözüldükçe” çözümsüzleşti hala da çözülmüş değil. Çünkü art niyetsiz, sosyolojik ve tarihsel olgulara dayanan bilimsel politik yaklaşımları göze alan siyasetlerle/siyasetçilerle çözülebilir ancak. Ve sosyal problemler matematik problemlerinden çok daha karmaşık niteliklere sahiptirler. Kürt Sorununun çözümü ile Fermat Teoreminin çözümünün ne ilgisi var, diye haklı olarak sorulabilir. Kürt sorunun da bugün, hala, basit akıl yürütmelerle çözebileceğini sanan düşük kapasiteli siyasal formüller ortalığa saçılıyor: Kürt sorunu değil Türk sorunu var, Kürtlerin ne sorunları var, Kürtler cumhurbaşkanı bile olabiliyor, Kürt sorunu değil terör sorunu var… Veya anayasanın ilk dört maddesini değiştirecekler, Öcalan’ı serbest bırakma karşılığında Erdoğan’ı destekleyecekler, şehitlere ihanet ediyorlar, kırk bin insanımız öldü bunun hesabı ne olacak, BOP’nin gereği olarak Türkiye’yi bölecekler, İsrail’in arzı mevud inancı (Tanrının İsrailoğullarına vaat ettiği topraklar) gereği Türkiye’nin Güneydoğusunda gözü var… Çözüm olarak da tekrar tekrar denenip başarısız olmuş yüz yıllık düşük kapasiteli siyasal projeler. Oysa Kürt Sorunu ülkemizin ve Ortadoğu’nun en kadim kimlik sorunlarının ilk sıralarında yer alıyor, ancak kapsamlı, barış ve demokrasiyi temel alan uzun vadeli siyasal programlarla çözüm yoluna girebilir.
* * *

İktidarın “Terörsüz Türkiye” adıyla andığı sürecin gizliliği, belirsizliği ve istikrarsızlığı ve tutarsızlığı olan biteni tekrar tekrar irdeleme, propagandadan ayırma, sürecin parametrelerini sadeleştirme ihtiyacı yaratıyor. Bu yazıda maddeler halinde bunu çalıştım.
DEVLETİN HESABI
Kürt sorunu mu terör sorunu mu?. İktidarın** bileşenleri “barış” veya “demokrasi” kavramlarından itinayla uzak duruyorlar: müzakerelerin üzerini örten “Terörsüz Türkiye” adlandırmasını titizlikle koruyorlar. Barış, demokrasi, adalet kavramlarıyla süreci anmayı tercih eden Kürt Hareketi ve soldur. Müzakerelerin adının ve hedefinin “barış” değil de “Terörsüz Türkiye” olarak konması ve bu tanımın titizlikle sürdürülmesi karşısında “iyimser” olmak kolay değil. Zira bu tanım, Sorun’u Kürt Sorunu olarak değil terör sorunu olarak kodlamak anlamına geliyor ve iki sorunun çözüm yolları arasında epey mesafe var.
Mecburi süreç. Süreci başlatan gerekçenin mecburiyetlerden kaynaklı olduğunu daha önceki yazılarımda öne sürmüştüm***. İktidar için de Kürt Hareketi için de muhalefet (CHP ve diğerleri) için de aynı mecburiyetler söz konusudur. Mecburiyet ortak payda fakat hedefler arasında uçurum var. Erdoğan mecburiyetin dezavantajlarını siyasal rakiplerinin geleceğini ipotek altına alarak avantaja çevirmeye çalışıyor, devlet gücünü elinde bulundurması bu imkanı veriyor.
Müzakere sahası Suriye. Avrupa ve ABD açısından Türkiye artık Ortadoğu jeopolitiğinin parçasıdır, Avrupa jeopolitiğinden önemli oranda dışlanmıştır. Sosyalist Enternasyonal’in CHP’ye operasyonlar karşısındaki tutumu buna bir örnektir. İktidar bileşenleri de bu jeopolitiği benimsemiştir; AİHM kararları karşısındaki tutumları buna dayanmaktadır.
Müzakerelerin üzerinde yürüdüğü esas saha Suriye, Türkiye değil. Esas saha Suriye olunca Suriye’deki gelişmeler üzerinde etkili olabilen herkes ama herkes müzakereleri etkileyebiliyor. Her ne kadar masa İmralı’ya kurulmuş ve müzakereleri Öcalan sürdürüyor gibi sunuluyorsa da asıl müzakerecinin PKK/KCK olduğu açıktır. İçeride müzakerelerin muhatapları bir avuç devlet elitiyle sınırlıdır: Erdoğan, Bahçeli, MİT, Genelkurmay’ın dışında bilgisi ve etkisi olan odağın olmadığı ortadadır.
Müzakerelerin seyri, ileri-geri adımları, alınan-verilenler Suriye’deki gelişmelere bağlı olarak dalgalanıyor. Bu nedenle iktidarın dahi belirli bir yol haritası ortaya koyması kolay değil. Kervan yolda düzülür, yöntemi benimsenmiş görünüyor. Kervanın yağmaya uğraması, kimi parçalarının yolda bırakılması gibi olasılıklar hiç de zayıf değil.
Demokratik çözüm, otoriter çözüm. Kürt Sorunun demokratik çözüm yöntemlerinin mümkün olabileceği gibi, otoriter çözüm yöntemleri de mümkündür. Kürt kimliğinin Devlet’e içerilmesi yoluyla iktidarın pekiştirilmesi, dolayısıyla bağımsız siyasal faaliyetinin ipotek altına alınıp iktidara yedeklenmesi Erdoğan’ın muradıdır ancak Kürt Siyasal Hareketinin bunu kabul etmesi kendi gerçekliğine uygun değil.
Halktan gizlenmesinin (Erdoğan’ın “bana ve Bahçeli’ye güvenin” telkini) gerekçesi devlet sırrının “düşmanlardan” gizlenmesi değil, devletin operasyonlarının halktan gizlenmesidir. Halkta adeta “benim çıkarıma olan ülkenin çıkarına olmayabilir, öncelikle ülkenin çıkarlarını düşünelim” teslimiyeti yaratılıyor. Oysa ülkenin çıkarı ile çelişen halkların çıkarı değil, iktidarı elinde bulunduranların çıkarlarıdır.
* * *
KÜRTLERİN HESABI

Demokratik zemin. Kürt Siyasal Hareketi çatışmasızlığı tercih ediyor ve bundan sonra yasal ve meşruiyeti daha geniş zeminlerde siyaset yapmak istiyor. Açıktır ki yasal zeminlerde siyaset yapabilmenin, hele ki Kürt Sorununa dair yasal zeminde siyaset yapabilmenin ciddi bir demokratik ortam gerektirdiğini cumhuriyetin alâmetifarikası olarak sunulan seçimlerle alınan belediyelerin, seçim sonuçlarının yok sayılarak, kayyum atanıp siyasetçilerin hapse atılmasından defalarca gördük, Kürtler de görüyor, yaşıyor. Hatta bazı durumlarda yasaların ve anayasanın dahi kağıt üzerinde kalabildiğini yine bu dönemde Can Atalay’ın, Demirtaş’ın davalarında AYM’nin, AİHM’nin kararlarının uygulanmamasından da gördük.
DEM Partinin de bileşeni olduğu Kürt Siyasal Hareketi’nin Kürtlerin demokratik potansiyelinin neredeyse tamamını temsil ettiği tartışma götürmez bir olgudur. Ancak bu süreçteki müzakerelerde DEM P’nin rolü müzakereci değil, “halkla ilişkiler” çalışmasıdır, bunun nedeni müzakerelerin esas sahasının Suriye’deki gelişmeler olmasıdır. Sol, sosyalist muhalefet de aynı durumla karşı karşıyadır.
‘Komisyon’ Edip Cansever’in masası değil. Kürt Hareketinin çıkarları iktidarın tahkim edilmesinde değil, demokratikleşmeden geçtiği için iktidarı koşulsuz destekleyeceği gibi uç sonuçlar çıkarılması anlamlı olmadığını düşünüyorum. Aldatılmak veya yarı yolda bırakılmak gibi seçenekler her zaman vardır ve tek taraflı da değildir.
TBMM’de kurulacağı söylenen komisyon, Tuncer Bakırhan buna “masa” dedi, TBMM iradesi ile yani kanunla kurulmuyor, iradesi Erdoğan’ın iki dudağından çıkan talimata bağlı Meclis Başkanı tarafından kurulacak olması bir perdeleme veya kamuoyu tepkilerinin hedefi olarak planlandığı çok açık. Yani Masa, Edip Cansever’in masası değil. Müzakereler perde gerisinde yürürken komisyondakiler birbirleriyle müzakere yürütecekler ya da münazara. Komisyondakiler Kürt Hareketi ile müzakere yürütmeyecek, birbirleriyle yürütecekler ve dolayısıyla “halkla ilişkiler” dışında bir etkisi ve yetkisi olmayacak. İktidarın bu projesini parlamentodaki muhalefet partileri bozup “komisyon”u bir masaya çevirebilirler mi, başka işlevli mekanizmalar üretebilirler mi? Tutarlı alternatif bir program olmadan bunu yapabilmek mümkün değil ve muhalefet alternatif bir plana sahip değil, yalnızca eleştirel yaklaşımla durumu idare etmeye çalışıyor.
‘Basit’ bir Komisyon’un kurulmasında ve işleyişinde bile demokrasinin kırıntısına yer vermeyen, otoritesini garantiye almaya çalışan bir Erdoğan’ın, sürece demokratik sızmalara izin vermek istemeyeceği açıktır. İktidarın biçimlendirdiği bir sürecin inisiyatifi elinden alınabilir mi? Bu sorunun cevabını demokratik çözümden yana olanların mücadelesiyle verilebilir.
DEM P kitlesinin de süreçten mutlu ve umutlu olduğu söylenemez, kaygı ve umut karışımı duygularla izliyor, zira adımları inandırıcı bulmuyor. A.Türk müzakereci ancak belediye başkanlığı görevine iade edilmiyor, nasıl inandırıcı bulsunlar ki?
* * *

SOSYALİSTLERİN BİR HESABI OLABİLİR Mİ?
Paradoks: bu “süreçten” iktidarın hedefi faşizmi tahkim etmek iken Kürt Siyasetinin hedefi siyaset yapabileceği demokratik bir ortamın yaratılmasıdır. Paradoksun iki olası çözümü: aşağıdan şovenizmin tırmandığı ve süreçten vazgeçildiği veya iktidarın belli oranda başarısı (faşizme devam); aşağıdan barış ve demokrasi taleplerinin yükselmesi ve kısmi de olsa kazanımları (demokratikleşme dinamiklerinin güçlenmesi). İktidar ise “aşağıyı” işe karıştırmadan süreci yönetmek istiyor.
Kürtlere faşizm, Türklere demokrasi olmadı; Türklere faşizm, Kürtlere demokrasi hiç olmaz (yani siyaseten mümkün değil, olay Fransa-Cezayir olayı değil). Demokrasi de otokrasi de herkes için işler.
Sosyalistler bu “süreçle” nasıl ilişki kurmalılar? Sürecin ana sahası Suriye olması sosyalistlerin süreçle ilişkilenmelerinde önemli güçlükler yaratıyor. Ana sahayı Türkiye toplumu olarak ele alan, müzakereleri izleyen ama müzakerelerin seyrine birebir bağlı olmayan biçimlerde, sürecin yarattığı politikleşme momentine barış, demokrasi, adalet ve özgürlük kavramlarıyla müdahale edilebilir, edilmelidir.
Ortadoğu’yu tartışmak, izlemek, anlamak ve tanımlamak elbette ki önemlidir. Ancak Kürt sorunundaki tutumumuzu Ortadoğu’dan yola çıkarak saptamaya çalışmak ön açıcı bir yöntem olmayacaktır (Kürt Hareketi Ortadoğu’yu baz alarak süreci yürüttüğünü göz önünde bulundurarak söylüyorum). Ortadoğu’nun (diğer ülkelerin) buna etkileri mutlaka dikkate alınsa da solun, sosyalistlerin siyaset belirlerken Türkiye toplumunu baz alması zorunludur.
Barış, demokrasi ve refah (emek) cephesi olarak üçüncü bir cephenin yaratılması, siyaset sahnesinde yerini alması, toplumun gündemine müdahale eden aktörlerden biri olması ihtiyacı ortadadır, sorun bu ihtiyacın pratik olarak karşılanmasındadır. Buna dönük pratik adımlar atılmadan harcanan her zaman dilimi sosyalistleri bugünkünden daha fazla siyaset dışına atacaktır. Yoksullaştırma karşıtı emek eksenli mücadelenin siyasal gündemlere müdahale edilmeden büyütülebilmesi ve politikleştirilebilmesi mümkün değildir. Zira emekçilerin barış, demokrasi gibi politik meselelere gösterdikleri ilgi yoksullaştırmaya gösterdikleri ilgiden daha az değildir. Hatta kimi durumlarda yoksullaşmayı siyasi iktidarın tercihlerine değil “imkansızlık”larına veya patronların tercihlerine yorarken siyasi meseleleri doğrudan iktidarın tercihlerine yormaktadırlar. O nedenle siyasal gündemleri pas geçen emek mücadelesi taktikleri ekonomizmden kurtulamazlar. Tartışmalar da farklılıklar da militan ekonomizmle pasif ekonomizme; militan sendikalizmle pasif sendikalizme sıkışıp kalır.

Tek yol devrim. Elbette 70’li yılların devrimci yükselişinin sorunun çözümünü devrim programının alt başlığı olarak ele alması anlamında değil; Kürt Sorunun demokratik çözümünü devrimci sürecin nesnel öncüllerinden biri olarak ele alınması anlamında tek yol devrim.
Sosyalistler her zaman tutarlı ve kararlı bir demokrasi ve barış savunucusudurlar. Bunu bugün de ön plana çıkarak yapmanın yolları bulunmalıdır. İktidarın “Terörsüz Türkiye” demagojisine adaletsizliğin estirdiği terörü, kadın cinayetleriyle estirilen terörü, tarım arazileri üzerindeki madenci talanının estirdiği terörü, emekçiler üzerindeki yoksullaştırma terörünü, özgürlükler üzerinde estirilen terör vd teşhir ederek, demokrasi ve barışın birbirinin ve refahın ön koşulu olduğunu öne çıkartan devrimci bir perspektifle müdahale edebilirler.
Bu çerçevede yaratılacak bir demokrasi ve barış inisiyatifi toplumun geniş kesimlerinin ilgisini çekebilir, gündemi tutarsız çözüm formüllerinin tahakkümünden kurtarıp, toplumsallaşmasını sağlayabilir. Bu süreçte devrimci iddialara sahip olanların başka da bir seçeneğinin olduğunu sanmıyorum. Zira ülke tarihinin en derin krizlerinin iç içe geçtiği dönemlerden birinden geçiyor ve küçük müdahaleler büyük sonuçlar doğurabilir****.
————————-
* Fermat Teoremi: Eğer n >2 bir tam sayı ise xn+yn=zn denkleminin pozitif x, y, z tam sayıları için çözümü yoktur. n=2 Pisagor teoremini verir.
** Devlet yerine iktidar kavramını kullanmayı tercih ediyorum, çünkü İktidarın ve Devletin hiç olmadığı kadar çakışmış durumda olduğunu düşünüyorum. Bu çakışmanın bir devlet krizi olduğu, dolayısıyla uzun vadede sürdürülemez olduğu söylenebilir ancak verili durum budur. “Terörsüz Türkiye” sürecinin öznesi ile CHP (19 Mart) operasyonlarının öznesinin aynı olması bu çakışmanın bir göstergesidir.
*** https://devrimdusu.wordpress.com/2024/11/09/baris-uzeri-kayyum-veya-ne-oluyor/ ve diğerleri
**** (Çatallanma dönemlerinde) “Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır” (Wallerstein)
Yorum bırakın