DİRENİŞ NASIL KAZANACAK?

Faşizme karşı mücadeleyi önemseyen herkes iktidarın muhalefete dönük tasfiye süreçlerine direnmeyi siyasetinin merkezine almak ve direnişin inisiyatifini alabilmek için de halkın karşısına güven verecek ortak bir iddiayla çıkmak zorundadır. Sokakta alınmayan inisiyatif ideolojik izahatlarla telafi edilemez. Direnişin temsiliyetine sosyalistler soyunmadıkça ne direnişin sürekliliği veya ilerlemesi sağlanabilir ne de sosyalistler toplumdaki anlamlarını koruyabilirler (Gezi bunun eksikliğinin sonuçlarının ne olacağını göstermiştir).

Dünya çapında ve ülkemizde köklü siyasal dönüşümler yaşanıyor.

Emperyalizmin yayılma ve hegemonya politikalarında, sömürgecilik yöntemlerinde stratejik değişimler yaşanıyor. Sınıf mücadelelerinin birikimiyle oluşmuş burjuva devlet normları aşınıyor; demokrasi, hukuk, özgürlükler, kamusallık, insan hakları gibi evrenselleşmiş kavramlar ırk, milliyet, din, mezhep, cinsiyet merkezli kavramlar karşısında ağırlıklarını kaybediyor. Devletler hızla bu ‘yükleri” üzerlerinden atıp otoriter yapılanmalara yöneldiler.

İkinci dünya savaşı sonrası emperyalist hegemonya değişiminin ve sosyalizmin halklar üzerindeki etkisini dengeleme stratejisinin gereği olarak görünüşte bağımsız ve demokratik; gerçekte ise yeni-sömürgecilik ilişkilerine bağımlı ve örtülü faşizmle ‘demokrasisi’ kontrol altına alınmış devlet yapıları inşa edilmişti. Toplumsal refah ve sosyal koruma programları da bu stratejiye eşlik ediyordu.

Yeni-sömürgecilik sisteminin sürekliliği bağımsızlaşma ve sosyalizme yönelme eğilimlerinin kontrol altında tutulmasına bağlıydı ve bu sömürge tipi faşizmle sağlanıyordu. Böylece sınırlı bir demokrasi işlerken sistem dışına çıkma eğilimleri kontrgerilla aygıtı üzerinden işleyen örtülü bir faşizmle önleniyordu. Böylece hükümetler değişse de solcu hükümetler dahi işbaşına gelse devlet aygıtının faşist yapısı ayakta kalabiliyordu, kriz durumunda ise faşist kurumsallaşmanın koçbaşı ordu eliyle darbe yapılarak, rejimin yalpalaması “balans ayarı” (açık faşizm) ile gideriliyordu.

Türkiye Cumhuriyeti devleti de uzun zamandır bu gelişmelerin etkisinde çeşitli zikzaklarla iç içe dönüşümler yaşamaktadır. Bu otoriter dönüşümün öncesi olsa da esas olarak AKP iktidarı tarafından biçimlendirildi, biçimlendiriliyor. 1945 sonrası dünya sistemine göre biçimlendirilen devlet yapısı AKP iktidarında büyük oranda dönüşüme uğratılsa da (sınıflar mücadelesi içinde oluşmuş) toplumsal dokunun direnci sürecin tamama erdirilmesini güçleştiriyor ve süreci başarısızlığa uğratma imkanının sanıldığı kadar zor olmadığını, İmamoğlu operasyonlarına karşı halk içinde gelişen tepkiler bir kez daha göstermiştir. Özellikle üniversite gençliğinin hem politik hem pratik açıdan militan çıkışı tepkilerin politik içeriğini ilerici yönde zorlamaktadır. Toplumun başka kesimlerinden benzer ilerici zorlamalar ortaya çıkması da sürpriz sayılmamalıdır.

Yeni rejimin demokrasi görüntüsü konusunda eski rejimin hassasiyetlerini terk ettiği görülüyor. Kurumsal faşizmin yerine bir diktatöre dayalı yeni tipte bir faşizm inşa edilmeye çalışılıyor. Bu aynı zamanda faşizmin kurumsallaşma zaafına işaret ederken, tepede bir diktatörün olmadığı koşullarda krize girme olasılığının yüksek olduğu anlamına da gelir.

Bunun hayata geçirilmesi değişik biçimlerde de olsa önemli toplumsal direnişlerle karşılaşıyor. Bu direnişler seçimlerle olduğu gibi, hak kayıplarına ve yoksullaştırmaya karşı parçalı direnişlerde ve nihayetinde Gezi ve İmamoğlu’nun tutuklanmasına karşı olduğu gibi daha büyük direniş biçimleriyle de kendini gösteriyor. Diktatöre dayalı faşizm inşası devlet krizine yol açmakta, devlet krizi toplumsal itirazları arttırmakta ve meşruiyet krizi yaratmaktadır. İktidardaki faşizm yönetme krizini tüm muhalefet odaklarına saldırarak gidermeye çalışmaktadır.

Faşizme karşı mücadeleyi önemseyen herkes iktidarın muhalefete dönük tasfiye süreçlerine direnmeyi siyasetinin merkezine almak ve direnişin inisiyatifini alabilmek için de halkın karşısına güven verecek ortak bir iddiayla çıkmak zorundadır. Sokakta alınmayan inisiyatif ideolojik izahatlarla telafi edilemez. Direnişin temsiliyetine sosyalistler soyunmadıkça ne direnişin sürekliliği veya ilerlemesi sağlanabilir ne de sosyalistler toplumdaki anlamlarını koruyabilirler (Gezi bunun eksikliğinin sonuçlarının ne olacağını göstermiştir).

Çeşitli yerel ve geçici eylem birlikleri ve sendikal örgütlerin çağrılarına bırakılan eylem biçimleri sosyalistlerin sürecin politik doğrultusunu ve önderliğini belirlemeleri için yeterli değildir. Sosyalistler “gizli özne” olmaktan çıkmadıkça düzen içi aktörler açık özne olmaya devam edecekler. Ve onları eleştirmekle yetinmek herhangi bir politik sonuca yol açmadı, açmayacak. İktidarın saldırıları yeni hedefler seçerek devam edecek, faşizme karşı birleşik bir mücadele programı ve talepleriyle toplumun karşısına çıkılmadıkça direnişlerin kazanımları geçici olacaktır.    

Sokağın inisiyatifini almaya çalışan düzen içi aktörlerin arasında Zafer Partisi ve benzeri faşizan aktörlerin de olduğunu ve giderek gençliği etkileyebileceğini, konjonktürün de bunlara avantaj sağlayabileceğini unutmamalıyız. Milyonlarca insan demokrasi ve adalet talebiyle ses yükseltirken iktidarın direnişi kriminalize etmek amacıyla bir avuç lümpenin küfürlerini öne çıkarttığı gibi bizim de bir avuç insanın kulaklarımızı tırmalayan şoven, faşizan söylemlerine kulak kesilmemiz gerekmiyor. Emeğin, özgürlüğün, adaletin, gerçek barışın ve gerçek demokrasinin seslerini ancak sosyalistler birleştirip, gür bir senfoni haline getirebilir.

Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya da hiç birimiz, faşizme karşı omuz omuza, birleşe birleşe kazanacağız… söz tamam ama eylem eksik. Bu süreci düzen içi aktörlerin temsiliyetine mi bırakacağız, inisiyatif mi alacağız? Sürecin gidişatı önemli oranda bu sorunun cevabına bağlı! “Hayat kısa kuşlar uçuyor”, uzaktan sevme zamanı değil*.

—————————

* Cemal Süreya’nın şiiri

Hayat kısa kuşlar uçuyor/Uzaktan seviyorum seni   

Uzaktan seviyorum seni/ kokunu almadan/boynuna sarılmadan/yüzüne dokunmadan/sadece seviyorum

Yorum bırakın