DEMOKRASİSİZ BARIŞ MÜMKÜN MÜ?

Elbette Öcalan’ın mektubu ve söylenenler önemlidir, ancak konu mektuba yazılanların çerçevesiyle sınırlandırılarak tartışılamayacak kadar geniş boyutlara sahiptir. Hatta mektubun, üslubu itibarıyla sürecin kilidini açmayı kolaylaştıran, kilit açıldıktan sonra işlevi bitecek bir şifre/anahtar olduğu dahi söylenebilir.

……………..

Yeni Süreçte yapılacak düzenlemelerin otomatik sonucu demokratikleşme olmayacağı gibi, otomatik olarak otoriterleşmenin artması da olmaz. Her iki yönelimi de belirleyecek olan demokrasi güçleriyle, faşizmin güçleri arasındaki mücadele olacaktır. Bu açıdan bakıldığında devletleşmiş AKP-MHP iktidarı bir stratejiye sahiptir, Kürt siyasal hareketi de mutlaka bir stratejiye sahiptir, ne bir stratejiye ne de bir plana sahip olanlar başta sosyalistler olmak üzere diğer demokrasi güçleridir. 

(Bu yazı birbirini tamamlayan iki yazıdan oluşmaktadır (daha önce de bu konu üzerine dört yazı bu sitede yayınlanmıştı, görünen daha çok yazı yazılması gerekecek). Birincisi Öcalan’ın mektubunun ve tepkilerin irdelenmesi, ikincisi olası gelişmeler karşısında solun görevleri üzerine)

(I)

ÖCALAN’IN MEKTUBUNDA OLANLAR VE OLMAYANLAR

Nihayet beklenen adım geldi ve Öcalan’ın mektubu okundu. Mektubun okunduğu günün özel bir anlamı, çağrışımı olmaması iktidarın sürece ve üsluba dair titizliğinin bir göstergesi olarak anlaşılmalıdır. Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde kritik dönüm noktalarından biri yaşanmaktayken bağlı olarak Kürt Sorununda da yeni bir evreye geçiliyor. Solun, sosyalistlerin, demokratların hem gelişmelerin olası sonuçlarıyla hem de gelişmelere müdahale edip yönünü belirleme göreviyle karşı karşıya olduğu yeni bir dönem demektir, bu. Çünkü Kürt siyasal hareketi dinamik yapısıyla hem düzen içi hem de ‘düzen dışı’ siyasetin önemli belirleyenlerden biridir.          

Bu yazıda, demokrasi cephesinin müdahil olmasının zaruretini ve aciliyetini tartışmaya çalışacağım.

“Süreç” için giriş şifresi

Elbette Öcalan’ın mektubu ve söylenenler önemlidir, ancak konu mektuba yazılanların çerçevesiyle sınırlandırılarak tartışılamayacak kadar geniş boyutlara sahiptir. Hatta mektubun, üslubu itibarıyla sürecin kilidini açmayı kolaylaştıran, kilit açıldıktan sonra işlevi bitecek bir şifre/anahtar olduğu dahi söylenebilir. Öcalan dahi istese bu çerçeveyle sınırlandıramayacağı kadar çok boyutlu tarihsel bir mesele var ortada: dört ülkeyi doğrudan, birçok ülkeyi de dolaylı olarak etkilemekte olan Kürt Sorununun savaşsız çözümünün yol ve yöntemleri. Farklı da olsa savaşsız çözümler, Kürtlerin ve sorunu doğrudan muhatabı ülkelerin muradıyken aynı şeyi emperyalist projeler için söylemek mümkün değildir, onlar için müdahale edilecek karışıklıklar, istikrarsızlıklar gereklidir.

Son mektubun yalnızca bir giriş anahtarı olduğu daha önceki mektuplarının çerçevesine, sorunu ortaya koyuşuna, planlarına ve hedeflerine bakarak açıkça görülebilir*. 2013’ten başlayarak üç yıl art arda Newroz’larda okunan mektuplarında Öcalan, çerçeveyi, emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı evrensel sorunlar bağlamında Kürt Sorununun çözüm yolunu “Kürdistan ve Anadolu tarihine yaraşır şekilde tüm halkların ve kültürlerin eşit, özgür ve demokratik ülkesinin oluşması” hedefi olarak çiziyordu. 2025 tarihli mektubunda ise tamamen farklı bir çerçevede; “Kürt realitesinin inkarı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğan”, reel sosyalizmin ağır etkisiyle de silahlı mücadeleyi benimseyen ancak “reel sosyalizmin çöküşü”, “ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler” sonucunda “anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara” düşen ve adeta bir sorun haline dönüşen PKK sorununun çözümü şeklinde ortaya konmuş. Kısacası 2013-14-15 mektuplarında Kürt sorununun çözümünü temel almışken son süreçte PKK sorunun çözümüne odaklanan, çözümün adeta PKK’nin feshinden geçtiğine dair bir üslup söz konusudur. Bu üslubun iktidarın propagandadan öte henüz somut bir süreç tarif etmeyen “Terörsüz Türkiye” adlandırmasının elini rahatlatmayı amaçladığı ortadadır. Zaten mektubun satır satır devletle ortaklaşılan bir metin olduğu beyan edilmiştir.        

Burada bir parantez açarsak. Bölgede emperyalist projeler, içerde faşist muhataplar, bölgede ve ülkede demokratikleşme açısından hiçbir belirtinin olmadığı ve muhtemelen yeni çatışmalara/savaşlara hazırlıkların yapıldığı bir atmosferde Kürt Siyasal hareketinin mayın tarlasında ilerlemeyi göze aldığı ortada, başka seçeneğin olmadığı da söylenebilir.  Sezar’ın hakkı Sezar’a. Öcalan, fiziki koşulları süreçte etkili olacak güçleri yönetemeyecek durumda olmasına karşın, kararın sorumluluğunu, olası başarısızlıkların faturasını üstlenerek, her liderin kolay kolay alamayacağı bir riski göze almıştır. Parantezi kapatalım.  

PKK: Önder Apo’nun pratik öncülüğü şart

Devam edersek. Öcalan’la görüşmelerin bir yıldır sürmekte olduğu anlaşılıyor**. Bu uzun süre içinde Öcalan’a örgütün çeşitli kademeleriyle iletişim imkanı sağlanmadan bu noktaya gelinmesi ne mümkün ne de mantıklıdır. Bunun da ötesinde mektubun içeriğinin cümle cümle iktidarın da onayından geçtiğini son notun eklenememesinin nedenine getirilen açıklamadan da anlıyoruz.***   İktidar çevreleri ve diğer tüm ilgililer Mektuba şimdiye kadar, örgütün feshi, terör ve savaş çerçevesiyle sınırlı bir tepki verdiler. Kürt Sorununun çözümü için plan konusuna henüz kimse girmedi. Muhalefetin açıklamalarında da demokratikleşmeye dair ifadeler, terörün bitmesi söylemlerinin gölgesi altında kaldı. İktidarın muradı da süreci “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlayıp, muhalefet edenleri de terör destekçileri olarak suçlamaktır (çatışmanın da, çatışmasızlığın da bedelini muhalefete ödetmeyi başarabilen bir iktidar).   

Öcalan’ın mektubuna PKK’nin merak edilen cevabi açıklaması Yürütme Komitesi’nden geldi: “…söz konusu çağrının içeriğine olduğu gibi katılıyoruz ve kendi cephemizden çağrının gereklerine uyacağımızı ve uygulayacağımızı belirtiyoruz. Fakat başarı için demokratik siyaset ve hukuki zeminin de uygun olması gerektiğinin altını çizmek istiyoruz. ….bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. …Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. …Öcalan’ın fiziki özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması, arkadaşları dahil istediği herkesle engelsiz ilişki kurabilmesi gerekir. Bunun gereklerinin devletin ilgili kurumları tarafından yerine getirileceğini umut ediyoruz.”

Kimler silah bırakacak?

Erdoğan: “ Terörsüz Türkiye çabalarında dün itibarıyla artık yeni bir safhaya geçilmiştir ….uzattığımız elin havada bırakılması veya ısırılması halinde de demir yumruğumuzu daima hazır tutuyoruz… Biz bu bölgenin hancısıyız, terör örgütlerini destekleyen emperyalist güçler ise yolcusudur…  Yarın terör örgütlerini destekleyen güçlerin çıkarları değişip bölgeden çekildikleri zaman, baş başa kalacağımızı kimse unutmasın.…”

Bahçeli: “…Marksist-Leninist çerçevede büyük Kürdistan’ın kurulmasını hedefleyen PKK terör örgütü, 47 yıl sonra kurucu lideri tarafından örgütsel yapısını lağvetmeye çağrılmıştır. Kandil’den yapılan açıklamalar bu çağrıyı destekleyici ve tamamlayıcı özelliktedir, nitekim memnuniyet vericidir. PKK terör örgütünün Kandil’deki elebaşları İmralı’nın etrafında kenetlenerek 27 Şubat çağrısına sahip çıkmaları geldiğimiz bu aşamada örgütsel tutarlılık olup herkesin yararınadır.”

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Öcalan’ın açıklaması baştan beri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Sayın Bahçeli’nin ifade ettiği Devlet İnisiyatifinin çizdiği çerçeveye ve içeriğe uygun oldu” dedi.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik: “Terör örgütü PKK, YPG, PYD hangi isimle olursa olsun tüm uzantılarıyla silah bırakmalıdır” dedi. İktidarın basıdaki ve siyasetteki propaganda elemanlarına gerekli perspektifi Hande Fırat’a, bir silahlı örgüt nasıl feshedilir uzmanı edasıyla, Hürriyet’te yazdırılan yazıyla verilmiş görünüyor. Bunların söylemleri çözüm için “Kürt Mafyası da kendini feshetmeli” noktasına kadar gidecek görünüyor.

Kimler silah bırakmayacak?

Oysa Erdoğan’ın, Bahçeli’nin demeçleri askeri açıdan da mektubun çerçevesini onaylıyor. Eğer PKK’nin değil de KCK’nın yani PKK’nin yanı sıra PYD/SDG, PJAK, PÇKD’nin de kendisini feshetmesi konusunda mutabık kalınsaydı, mektubu cümle cümle onayladığı anlaşılan Devletin o cümlede PKK yerine KCK yazılmasını talep etmesi gerekirdi.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü, “Bu önemli bir gelişme. Türk müttefiklerimizin, ABD’nin IŞİD karşıtı ortakları konusunda rahatlamasına yardımcı olacağını umuyoruz” diyerek,  IŞİD’le silahsız mücadele söz konusu olamayacağına göre YPG/SDG’nin silah bırakmasının söz konusu olmadığını da söylemiş oldu.

Avrupa Temsilcisi Remzi Kartal: Öcalan’ın silah bırakma çağrısı yaptığı gruplar arasında Suriye’deki Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) yer almadığını savundu (BBC). “Her şey İmralı’da daha önceden konuşuluyor, tartışılıyor, yazılıyor ve o temelde, ortaklaşmadan sonra bir şeyler ortaya çıkıyor. PKK ve kendisine bağlı silahlı gruplar. Yani HPG’dir, YJA Star’dır. Bir de bunların çatısı altında farklı bölgelerde, farklı alanlarda çalışan gruplardır.” Kartal, dolayısıyla bu ifadenin Suriye’deki YPG veya İran’daki PJAK gibi örgütleri kapsamadığını savunuyor.

SDG lideri Mazlum Abdi: “PKK’nın silah bırakma çağrısı onları ilgilendirir, bizim Rojava’daki güçlerimizi ilgilendirmez. …Türkiye’nin PKK ve onun yarattığı tehdit konusunda endişeleri var, Türkiye, PKK nedeniyle bizim bölgelerimize saldırıyor” diyerek, artık Türkiye’nin kendi bölgelerine saldırmak için gerekçesinin kalmayacağını vurguluyor.

İktidar dışından gelen değerlendirmelerin neredeyse tamamının odaklandığı şey Yeni Suriye’de Kürtlerin statüsü konusunda Türkiye’nin PKK tehdidi kaygısıyla yarattığı güçlüklerin giderilmesi, operasyonların durdurulmasıdır yani askeri yöndür. Arada demokratikleşmeden söz edilse de sürecin girdisi değil, doğal çıktısı şeklinde ifade ediliyor.

Sürecin askeri yönünün nasıl ilerleyeceği tamamen bölgedeki askeri güç dengeleri ile ilgilidir ve masa kurulana kadar taraflar dengeyi kendi lehlerine çevirme hamlelerine devam edeceklerdir. Belirleyici faktörler arasında ABD ve İsrail’in projeleri de vardır. Çok açık ki mektupta değinilmeyen ancak süreci başlatan ve üzerinde çetin müzakerelerin yürütüldüğü asıl odak Suriye’dir. Ve Türkiye demokratik muhalefetinin etkileyebilme imkanlarının olmadığı kısımdır.

Özetlersek;  Sürecin odak noktasını Suriye’deki Kürtlerin statüsü oluşturuyor. Kendini fesih ve silah bırakma PYD/SGD’yi kapsamıyor, yalnızca PKK ve bağlı grupları kapsıyor. Mektupta yer verilmemiş olması Kürt sorununun çözümü konusunda bazı mutabakatlar sağlanmadığı anlamına gelmez. İktidar, demokratikleşme olmadan düzenlemeler yapma yollarını arıyor. Yeni çözüm sürecine zorlayan esas unsurun” Suriye” merkezli olması demokratikleşme adımları olmadan ilerlemesini mümkün kılabilir. Kürt siyasal hareketinin muhtemel asgari taleplerinin başta Rojava’nın statüsü belirleyenler olmak üzere, Kürtçe üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve infaz yasasında düzenlemelerle “af” gibi konular olacağını daha önceki yazılarda ele almıştık.

*             *             *

(II)

DEMOKRASİSİZ ÇÖZÜM?

Kürt siyasal hareketi, Türkiye’de legal siyaset yapabilmesinin koşullarının demokratikleşmeden geçtiğinin elbette ki farkındadır.

Mektubunu okuduktan sonra Sırrı Süreyya Önder, Öcalan’ın özel notu dediği bir cümleyi paylaştı: “Şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi demokratik siyaset ve hukuki boyutların tanınmasını gerektirir”. Bu vurgunun mektupta eksikliği fazlasıyla göze batan demokrasi konusunu telafi etme kaygısından kaynaklı olduğu ortadadır.  Ancak siyasi ikbalini faşizmin tesisine bağlamış bir iktidarın ajandasında demokrasiye dair herhangi bir şey olmadığı da herkesin malumudur. Faşizmi siyasetinin merkezine almış iktidarın Kürtlere sınırlı da olsa haklar vermek durumunda kalması, iktidarın siyasi gerilimidir. Bu gerilimin topluma da yansımaması mümkün değildir.

Kürt Sorununda atılacak adımların kendiliğinden veya zorunlu olarak kısmi de olsa demokratikleşmeye yol açacağı tarzı yorumlara katılmak mümkün değil. CHP’ye (Kent Uzlaşısı bahanesiyle) terör örgütüyle işbirliğinden, Genel Merkez’den sonra İstanbul İl kongresinden, İmamoğlu’na diplomadan soruşturma açan, AYM kararlarını uygulamayan, TTB’yi, Baro’yu soruşturmalarla susturmaya çalışan, sendikalar yasasını sistematik olarak çiğneyen, etkili muhalifleri hapse atan, olası güçlü rakiplere siyaset yasağı getiren iktidarın faşist uygulamalar ufkunun, bazı yasal haklar verse de Kürtlere baskıyı sürdürmeye yetmesi işten bile değildir. Bu nedenle demokrasi meselesi Kürtler dahil tüm toplumun gündemi olmaya devam edecektir. Yani bir takım koşullar sağlandığında demokratikleşme kendiliğinden gelmez.  

Erdoğan Kürtlere, Kürtler Erdoğan’a güvenmez

Kürt siyasal hareketi ile iktidarın çeşitli mutabakatları, Kürtlerin demokratik potansiyelinin akıbetini ne yönde etkileyeceği sorusu daha önce bu potansiyeli küçümseyenlerin de abartanların da ortak kaygısını oluşturuyor. Bu kaygı bir noktaya kadar haklı bir kaygıdır, ancak bir noktaya kadar. AKP-MHP ittifakının, yukarıda kısaca değindiğimiz bir takım düzenlemeler karşılığında iktidarına destek isteyeceği açıktır. (Burada biraz kurgu yapalım) Erdoğan’ın yeniden adaylığı için ya erken seçim ya da anayasa değişikliği gerekir. Erken seçim veya anayasayı referanduma götürmek için gerekli 360 milletvekilini sağlamak Erdoğan için çok zor olmasa gerekir. Ancak Erdoğan yeniden aday olduğunda seçilme garantisi yok. Kürt siyasal hareketiyle mutabakatın dahi Erdoğan’a kazandırması pek garanti değil, zira son 20 yıldır Kürtler Erdoğan iktidarı tarafından eziliyorlar. Anayasayı referandum yoluyla bir kez daha değiştirebilmesi de garanti değil. Kürt siyasal hareketine güvenmediği gibi Kürt siyasal hareketi de Erdoğan’a güvenmez. Bir garanti veya garantör lazım. En garantili yol anayasanın 400 milletvekilinin oyuyla mecliste değiştirilmesi. Anayasada ilk dört madde dışında Kürtleri rahatlatacak birkaç değişiklikle birlikte Cumhurbaşkanı seçilme şartını yüzde 50+1 yerine ilk turda yüzde 40 seviyesine düşürülebilir ve Erdoğan yeniden seçilmeyi garanti altına alabilir. Yeniden seçildiğinde ise faşizmin çıtasını daha da yukarı çıkartacağından Türk veya Kürt kimsenin şüphesi olmasın.     

İyi de bu kurgudan, Yeni Sürecin, iktidardaki faşizmin devamına yol açmasından başka sonuç çıkmaz, denebilir. Yeni Süreçte yapılacak düzenlemelerin otomatik sonucu demokratikleşme olmayacağı gibi, otomatik olarak otoriterleşmenin artması da olmaz. Her iki yönelimi de belirleyecek olan demokrasi güçleriyle, faşizmin güçleri arasındaki mücadele olacaktır. Bu açıdan bakıldığında devletleşmiş AKP-MHP iktidarı bir stratejiye sahiptir, Kürt siyasal hareketi de mutlaka bir stratejiye sahiptir, ne bir stratejiye ne de bir plana sahip olanlar başta sosyalistler olmak üzere diğer demokrasi güçleridir. 

Demokrasi mücadelesi Kürtsüz mü kalıyor?

Demokrasi ve barış meselesi (refahla birlikte) Kürtler dahil tüm toplumun meselesi olmaya devam edecek. Ancak iktidarın Kürtleri demokrasi cephesinden uzaklaştırabilmek için provokasyonlar dahil her türlü yolu deneyeceği beklenmeli ve tersi bir plana sahip olunmalıdır. Kürt siyasal hareketinin bir süre müzakere pozisyonu nedeniyle muhalefet pozisyonunun geri plana düşeceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Demokrasi mücadelesinin ve örgütlenmelerinin tüm alanlarına Kürtlerin kattığı güç düşünülürse, uzaklaşma, ayrı kulvar ve örgütlenmelere yönelme durumunun güç kaybına neden olması kaçınılmazdır. İktidar sadece demokratik muhalefetin güçsüzleşmesi ve bölünmesi için değil, Kürt siyasal hareketinin de zayıf kalması için operasyonlar yürütecektir. Demirtaş gibi legal alanın etkili figürleri hapisten çıkartılsalar dahi, siyasi yasaklarla etkisizleştirilmeye çalışılacaktır.

 İktidarın önemli bir taktiği de halkı sürecin kenarında tutmak ve çeşitli manipülasyonlarla iktidarın politikalarına yedeklemeye çalışmak, demokratikleşme basınçlarının karşısına gerici, faşist kitle hareketlerini çıkartmak olacaktır.

“Kürt Sorununu çözme anlayışı nispi demokratikleşmeye yol açma potansiyeline sahipken, Kürt prangasından kurtulma stratejisi böyle bir potansiyel taşımaz, iktidarın otoritesini katlar. O nedenle Kürt Sorununda demokratik çözüm talebi, demokrasi ve özgürlükten yana tüm kesimler tarafından öne çıkartılmalıdır. Bunun yol ve yöntemleri üzerine düşünülmelidir”****. Süreci izlemek solu siyaset dışına düşürür, üçüncü bir taraf olarak müdahil olmak demokrasi ve sosyalizm mücadelesi açısından kaçınılmazdır. Sol bu sürece barışın yanı sıra ülkenin demokratikleşmesini öne çıkartan, halkı sürece katmaya çalışan bir perspektifle müdahil olmalıdır. Demokratikleşme olmadan ilerleme olamayacağı topluma anlatılmalıdır.     

Herkes çağının devrimcisidir

Barış ve Kürt sorunun demokratik çözümü faşizme karşı demokrasi mücadelesinin güncel koçbaşı haline gelmiştir. Devrim ve sosyalizm mücadelesi ancak bu sürece müdahale ederek ilerleyebilir. İktidarın iddia ettiği gibi bütünüyle avantajlı koşullarda bu süreci başlattığı düşüncesi doğru değildir. İktidarın yönetme krizine de tekabül eden bu süreç, sosyalistler tarafından demokratikleşme doğrultusunda zorlanabilir.

Sosyalistlerin, demokratların, sendikaların, meslek odalarının, diğer emek örgütlerinin, alevi örgütlerinin, kadın hareketinin, üniversitelerin, hak mücadeleleri etrafında oluşmuş çeşitli inisiyatiflerin, aydınların, yazarların, sanatçıların bir barış, demokrasi ve refah programıyla sürece ortak müdahale ihtiyacı ortada durmaktadır. Bu çerçevede fikir ve gündem oluşturmak üzere ortak konferans, miting gibi etkinliklerle sürece üçüncü taraf olarak müdahil olunabilir. İnisiyatif alma sorumluluğu herkesin önünde eşit derecede duruyor.  

 ——–Dipnotlar——— 

*Çözüm süreci mektuplarının tamamını bu sitedeki “çözüm süreci mektupları” başlığında bulabilirsiniz

Özetlersek: 2013 Newroz’un da okunan mektubunda “silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor”, “kürdistan ve anadolu tarihine yaraşır şekilde tüm halkların ve kültürlerin eşit, özgür ve demokratik ülkesinin oluşması için herkese büyük sorumluluk düşüyor”. 

2014 Newroz’unda okunan mektubunda “Ya son 200 yıllık kapitalist moderniteye dayalı komplocu-darbeci rejim kendini yeniden restore ederek sürdürecektir ya da tarihsel rotasına oturtulmuş Türk-Kürt ilişkileri en kapsamlı demokratik reformlardan geçerek demokratik anayasal bir rejimle komplocu-darbeci mekanizmaları parçalayarak çözümlenecektir. Bütün ara yollar ve geçici biçimler artık miyadını doldurmuştur”.

2015 Newroz’unda okunan mektubunda “emperyalist kapitalizmin ve despotik yerel işbirlikçilerinin tüm dünyaya dayattığı neo liberal politikaların yol açtığı kriz, bölgemiz ve ülkemizde çok yıkıcı bir şekilde yaşanmaktadır. halklarımızın ve kültürlerinin etnik ve dini farklılıkları, bu kriz ortamında, anlamsız ve acımasız kimlik savaşlarıyla tüketilmektedir.

ülkemiz halklarının, demokrasi, özgürlük, kardeşlik ve onurlu barışı için yürüttüğümüz mücadele bu gün tarihi bir eşiktedir. kırk yıllık hareketimizin acılarla dolu geçen bu mücadelesi boşa gitmediği gibi aynen sürdürülemez bir aşamaya da varmış bulunmaktadır. tarih ve halklarımız bizden dönemin ruhuna uygun bir demokratik çözümü ve barışı talep etmektedir. bu temelde tarihi dolmabahçe sarayında, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklerasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.

kapitalist emperyalizmin genelde son iki yüz yıllık, özelde son yüz yıllık gerçeği şudur: ulus devlet milliyetçiliği temelinde etnik ve dini kimlikleri özüne ters biçimde içe doğru kapatıp birbirlerine düşman etmek, yani böl-yönet politikasına uygun olarak varlığını acımasızca günümüze kadar sürdürmek!

artık gün bu acımasız ve yıkıcı tarihi sonlandırıp gerçek geçmişimize uygun barış, kardeşlik ve demokrasiye geçiş yapma günüdür.

** İktidarla derin bağları olan  Hüda-Par genel başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu: Yaklaşık bir yıldır Abdullah Öcalan ile Türk istihbaratı arasında görüşmeler yapılıyor. Görünüşe göre bir aşamaya gelindi. Ancak siyasetçilerin çoğu bundan kapsamlı olarak haberdar olmayabilir.”

*** Görüşmede, Abdullah Öcalan, yoğun temas ve yürütülen görüşmeler sonrasında bu paragrafta mutabık kaldıklarını, ancak devlet yetkilileriyle yürütülen tartışmalar ve ilgili mekanizmalar ile ortaklaştırma prosedürlerinden kaynaklı geciktiği için metinde yer almadığını belirtti.
Öcalan, bu bilgileri heyetle paylaştıktan sonra bu paragrafı da yapacağı çağrıda okuyacağının bilgisini aktardı. Daha sonra Öcalan ve heyet, İmralı’da üç kameranın karşısına geçti. Tarihi çağrıda Öcalan bu paragrafla çağrısını bitirdi.
Öcalan, görüntülü mesajın ardından bu paragrafın da çağrının devamı olduğunun altını önemle çizdi. Öcalan, aynı zamanda çağrının yapılacağı salonda, bu paragrafın da muhakkak okunmasını istedi.
Böylelikle devletin yükümlülüklerine işaret eden bu paragraf, Sırrı Süreyya’nın notuyla kamuoyuna duyuruldu. (https://artigercek.com/politika/cagrida-yer-almayan-paragraf-devlet-heyetiyle-mutabakat-cercevesinde-hazirlanmis-334774h)

**** Bu sitedeki “Kürt prangasından Kurtulmak” yazısından

Yorum bırakın