GAZİANTEP, KAPİTALİZM VE DEVLET

Sen yanmazsan, ben ölmezsem

Ekonomi bilimi (kapitalizm) öyle basit bir şey değildir. Nasıl ki herkes bir Newton, bir Einstein, bir Hawking olamıyorsa bir Elon Musk, bir Jeff Bezos, bir Bill Gates de olamıyor.

Dünyanın en zengin 2 bin kişisinin serveti 5 milyar kişinin servetine denk geliyor. Bunun nedeni bilimsel ekonomi mi? Mesela yer çekimi yasası gibi, görecelilik teorisi gibi, kara delikler gibi ya da doğanın bilimsel döngüsü, bitkilerin tozlanma yoluyla döllenmesi, güneşten fotosentez yapması gibi bilimsel mi? Newton, Einstein ve Hawking gibi Musk, Bezos ve Gates de bilim insanı mı? Elbetteki ne kapitalizm bir bilimdir ne de kapitalistler bilim insanı? Birinciler insanlığa yararlarıyla ikinciler ise zararlarıyla ayırt edilirler*.  

Birileri yoksullaştırılmazsa birileri nasıl zenginleşebilir ki? İnsanların hem çalışıp hem yoksullaşmasının, hatta aynı işte çalışırken o işyerinin karı büyürken işçisinin her yıl biraz daha yoksullaşmasının bilimsel bir sebebi olabilir mi? Yoksullaşanların sayısı artıp zenginleşenlerin sayısı azalmazsa, gelir eşit dağıtılırsa bazıları nasıl ultra zengin haline gelebilir ki? İşçilerin ücretleri düşürülmezse, altyapı maliyetlerini devlet üstlenmezse, çevre tahribatının maliyeti halka fatura edilmezse, vergi muafiyetleri olmazsa patronların karı nasıl artabilir ki? Dünyanın en zengin 2 bin kişisinin serveti 5 milyar kişinin servetine denk geliyor. Bu iki bin kişinin yaşamak için bu servete ihtiyacı yokken milyarlarca insanın aç ve susuz kalmasının bilimle bir ilgisi olabilir mi? Trump’ın son seçimi kazanmasının ardından geçen kısa sürede bunların servetlerinin toplamda 196 milyar dolar daha arttığını Bernie Sanders açıkladı. Bu ‘akıl dışılık’ bilimsel olabilir mi? Elbette ki hayır.

Ondokuzuncu asır ortalarında Karl Marx kapitalizmi ekonomi bilimi değil, “siyasal ekonomi” (ekonomi politik) olarak tanımladı.  

2009: “Alın verin ekonomiye can verin”.  2023 “yemeyin, içmeyin ekonomiyi zora sokmayın”

Peki, bu siyasal ekonomi nasıl işliyor?

Şubatın üçüncü haftasında Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesinde yaşananlar bütün Türkiye’de hayata geçirilen siyasal ekonominin nasıl işlediğinin bir özetini sundu bize. İşçilerin açlık sınırında ücretle çalıştırılması için Gaziantep’teki tüm devlet aygıtları seferber oldu. Çünkü Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in iddiasına göre işçiler, emekliler ne kadar çok ücret alırsa o kadar harcayarak enflasyona sebep oluyorlardı. En çok da yemeğe harcadıkları için gıda enflasyonu en yüksek çıkıyordu. Yemeyip, biriktirseler enflasyon olmazdı. Oysa patronlar biriktiriyorlardı, o zaman işçilere düşük ücret verelim, patronlar biriktirsin.  

İşçiler, emekliler ne kadar ücret alırsa o kadar alışveriş yapıp enflasyona neden oluyormuş. Aynı ekonomi dehaları(!) 2009’da ise “alın verin ekonomiye can verin” diye kampanya yürütüyordu. Bilin bakalım o kampanyanın Maliye Bakanı kimdi? Evet, Mehmet Şimşek’ti. Kapitalizmin hikmetinden sual olunmaz (Gerçi Marx üç ciltlik Das Kapital ve başka birçok kitapla sual etmişti ya). Alış veriş yapmazsak üretilen mallar tüketilmez aşırı üretim krizi oluşur, tüketirsek de enflasyon. İhracat düşüyor, üretim düşüyor karların düşmesi nasıl engellenecek? Patronlar düşük üretimle çok kazanmaya mı çalışıyor? Bunlar Das Kapital’i okumuş olmasın, kar oranlarının düşme eğilimini tersine mi çeviriyorlar. Çok üretip karları arttıramadığımıza göre, kar oranını arttırarak (yani işçilere az ücret ve devlete az vergi vererek) düşük üretimle de aynı parayı, hatta daha fazlasını kazanabiliriz, demiş olabilirler mi? (Son bir yılda tekstilde yarı yarıya daralma yaşanmış, istihdam edilen işçi sayısı 2 milyondan 1 milyon 100 bine düşmüş). Ekonomi biliminden anlayanlar bunu açıklarlar herhalde.

Biz Gaziantep konusuna dönelim.

Allah kime veriyorsa devlet ona vermesi “Nas”dan mıdır?

Şubatın üçüncü haftasında Gaziantep’ta yaşananlara baktığımızda siyasal ekonominin çarkının nasıl zorla döndürüldüğünü görürüz. 500’ü tekstil olmak üzere farklı sektörlerde 1261 firmanın faaliyet gösterdiği 240 bin işçinin çalıştığı Türkiye’nin en büyük OSB’si Başpınar Organize Sanayi Bölgesinde, işverenlerin yüzde 30 zam dayatmasına itiraz ederek yüzde 50 zam talep eden 20 firmanın tekstil işçileri Birleşik Tekstil Sendikası (BİRTEK-SEN) önderliğinde mücadeleye başladılar. İçlerinde bir AKP milletvekilinin de olduğu tekstil patronları 19 bin 600 lira ücreti 25 bine çıkarmayı teklif ediyor, işçiler ise 33 bin lira istiyor. Anlaşmazlık üzerine işçiler sendika önderliğinde greve çıkmaya kalkıştılar. Buradan itibaren işçiler sermayenin ve devletin asıl yüzüyle karşı karşıya geldiler.

Hınzır Marx, “modern devlet kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerindeki baskı aygıtıdır” da demişti değil mi.

AKP milletvekilinin kardeşi işçilere “zenginliğimi Allah verdi” diye çıkışırken başka bir patron temsilcisi ise “bir yevmiyenin peşinde koşan adamsın” diye aklınca işçileri aşağılamaya çalışırken aslında kendilerinin milyonlarca lira kazanmanın peşinde olduğunu itiraf ediyordu. Bunlar işin başlangıcıydı. Hemen ardından Valilik fabrika önlerindeki bekleyişini engellemek için devreye girdi ve kentte “bekleme eylemi” yasağı ilan etti ki işçiler fabrikaların önünde bekleyerek diğer işçilere örnek olmasın. Yetmedi valilik ertesi gün “huzur ve güvenlik” için tüm şehirde 15 gün boyunca basın açıklaması dahil her türlü eylem ve etkinliği yasakladı. Sabah erkenden de polis BİRTEK-SEN genel başkanı Mehmet Türkmen’i gözaltına alarak işçilerin eylemini kırmaya çalıştı. Akşam saatlerinde serbest bırakılması patronları kızdırmış olacak ki, Mehmet Türkmen ertesi gün tekrar gözaltına alındı ve mahkemece tutuklandı.

Gaziantep’te patronlar, polis, Valilik, milletvekilleri, mahkemeler kısacası devlet, topyekun işçileri açlık sınırında çalışmak zorunda bırakmak için seferber olmuştu. Mehmet Türkmen’in tutuklanma gerekçesi işçileri kışkırtmak, çalışma hürriyetini engellemekti. İşçilerin haklarını savunmak “işçileri kışkırtmak” olunca, işçilerin açlık sınırında çalıştırılması haliyle “çalışma hürriyeti” oluyordu.

Sömürme hürriyeti diyecek halleri yoktu ya.  

Peki, sendikalaşma hürriyeti, toplantı ve gösteri hürriyeti, grev hürriyeti, toplu sözleşme hürriyeti, angarya çalışmama hürriyeti, adil yargılanma hürriyeti ne olacaktı? Onlar patronların yüksek kar hürriyetine kurban edildiler (Bu sayede patronlar kurban bayramlarında bolca kurban kesiyorlar).  

Bu arada ortaya çıktı ki “zenginliğimi Allah verdi” diyen AKP’li milletvekilinin fabrikası 2023 yılında 3 milyara yakın ciro yapmış ve sadece 390 bin lira vergi ödemiş. O tarihlerde ikinci el bir araba parası kadar. Cirosunun ise on binde biri (yaklaşık olarak, rakamla 1/10000) kadar vergi ödemiş. O tarihteki asgari ücrete göre 39 işçinin bir aylık ücreti kadar.

İşçileri açlık sınırında çalıştırıp, üzerine vergi kaçırınca Allah da veriyor, devlet de veriyor. Allah kime veriyorsa devlet de ona veriyor, vergi muafiyeti veriyor, teşvik veriyor, ucuz kredi veriyor. İşçiye ne Allah veriyor ne de devlet. Daha aylığı eline geçmeden vergisi kesiliyor, daha ekmeği yemeden, suyu içmeden KDV’si kesiliyor.

İşte siyasal ekonomi böyle işliyor.

Grevler yasaklanınca, sendikalaşma engellenince, direnen işçilerin üzerine polis yollanınca, sendikacılar hapse atılınca, toplantı ve gösteri hürriyeti çiğnenince, yargı iktidara bağlı hale gelince, muhalifler terörist ilan edilince, basın ve üniversiteler susturulunca sermaye daha hızlı birikiyor.

Sermayeye teşvikler verilince, halkın ödediği vergiler arttırılıp sermayeye vergi muafiyetleri sağlanınca,  çevresel tahribatlara karşı çıkan yurttaşlar jandarma tarafından dağıtılınca, ihaleye fesat karıştırılınca, belediyelere kayyum atanınca sermaye daha da hızlı birikiyor.

İşçiler madenlerde göçük altında kalınca, patlayan fabrikalarda havaya uçunca, hurda yük gemilerinde boğulunca, stajyer öğrenci preste can verince, insanlar tren kazalarında ölünce, otellerde yanınca, yoğun bakım ünitelerinde can verince sermaye daha hızlı birikiyor. İş sağlığı ve iş güvenliğine harcanarak boşa gidecek paralar sermaye birikimine ekleniyor. Nasıl olsa yedekte işsizler ordusu var.  

Kısacası sen yanmazsan, ben ölmezsem, siz aç kalmazsanız, biz hapse atılmazsak … nasıl işleyecek siyasal ekonomi, nasıl birikecek devasa sermaye?

————–

* Kimileri bu kapitalistlerinden de insanlığa faydalı olduğunu, çünkü binlerce hatta on binlerce insana iş verdiklerini söylüyor. Trump’ın son seçimi kazanmasının ardından geçen kısa sürede bunların servetlerinin toplamda 196 milyar dolar daha arttığını Bernie Sanders açıkladı. Lenin kapitalizmin asalaklığının bu boyutlara ulaşabileceğini öngörmüş müydü? Bunların zeki olduğunu kabul edebiliriz ancak faydalı olduklarını kabul etmek mümkün değil. Yoksa uyuşturucu baronu Pablo Escobarı da “faydalı” olarak kabul etmek durumunda kalabiliriz. Çok zeki biriydi, binlerce insana iş veriyordu, hatta binlerce yoksula yaptırdığı evlerden oluşan mahallesi bile vardı. Üstelik Kolombiya devletine 10 milyar dolar tutarındaki dış borcu ödemeyi teklif ettiği dahi söylenir. ABD iç ve dış güvenlik aygıtlarının yoğun operasyonlarıyla birlikte düşünüldüğünde Escobar’ın dağıtım ağının Bezos’un amazon’undan daha başarılı olduğunu söylenebilir. Yasadışı olduğu ve insanları katlettiği gerçeğine gelince; Elon Musk’ın Tesla’nın pillerinde kullanılan lityum madenlerini kamulaştıran sosyalist Bolivya hükümetine yapılan kanlı askeri darbede parmağı olduğu suçlamasına “kime istersek darbe yaparız, aşın bunları” diye cevap verdiğini hatırlatalım. Ürünlerin tüketicilerin sağlığı üzerindeki zararlarına gelince Cargil gibi GDO’lu gıda üretenlerin verdiği zararın boyutunun çok büyük olduğu ortada.   

Yorum bırakın