6 ŞUBAT’I UNUTMAMAK YETERLİ Mİ?

Solcular fil hafızasına sahiptirler. Unutmadığımız o kadar çok şey var ki saymakla bitmez. Takvimin yapraklarında tek bir gün yok ki, egemen sınıfların ve iktidarlarının yaşattığı unutmamamız gereken bir olay kaydetmemiş olsun.

Solcular fil hafızasına sahiptirler. Unutmadığımız o kadar çok şey var ki saymakla bitmez. Takvimin yapraklarında tek bir gün yok ki, egemen sınıfların ve iktidarlarının yaşattığı unutmamamız gereken bir olay kaydetmemiş olsun. Bu olayların bir bölümü yalnızca solcuların kadrajına girse de azımsanmayacak bir bölümü de tüm toplumun hafızasına kazınmış ve bu nedenle egemenler tarafından unutturulmaya çalışılmaktadır. Unutmamanın bir işlevi ders alıp gelecekte aynı hatalara düşmemek veya bilmediğimiz bir şeyi öğrenmek diğeri ise sorumluluğu olanlardan hesabını sorarak benzer suçların tekrar yaşanmamasını güvenceye almaktır.  Ancak ülkemizde bunların ikisinin de olabildiğini söylemek zor.

Ama biz solcular unutmuyoruz. Unutmuyoruz, acı çekiyoruz. Acı çektiğimiz yetmezmiş gibi sorumlusu olmadığımız hatta çoğunlukla önceden uyardığımız halde yaşanan katliamlar dolayısıyla punduna getirip suçlanıyoruz, hapse atılıyoruz.

“Unutmuyoruz, affetmiyoruz” sloganı ile 6 Şubat depremini anıyoruz. Aynı zamanda iki hafta önce yaşanan Grand Kartal Otelindeki katliamı da unutmuyoruz, unutturmamaya çalışıyoruz. Unutmuyoruz ancak unutturmamayı ne kadar başarıyoruz, yangın vesilesiyle bir kez daha üzerine düşünelim.

Erdoğan’ın sevmediği gündem

21 Ocak’ta AKP’nin Ankara il kongresi vardı. Kongre başlamadan saatler öncesinde Bolu Grand Kartal Otel’de gece saat 03.00 civarlarında yangın çıkmış, sabah saat sekiz civarlarında ise altmışın üzerinde insanın hayatını kaybettiği biliniyordu. Biliniyordu ama Erdoğan gündem olmasını istemiyordu. Gündem olursa kendi gündemi anlamsızlaşacaktı. AKP kongresi açıldı, bakanlar protokolde mutlu pozlarını verdiler. Erdoğan, yangına hiç değinmeden konuşmasını yaptıktan, ülke ve dünya gündemlerine değindikten, muhalefete çattıktan ve nihayet transfer ettiği milletvekiline rozeti taktıktan sonradır ki bakanlar otel önüne geçip açıklama yaptılar. Ve ancak o zaman, diri diri yanan insanlar ülke gündemine girebildi, Erdoğan ise AKP il kongresinden sonra baş sağlığı dileyebildi.

38’i çocuk 79 insanımızın hayatını kaybettiği bu katliamın sorumluluğunu üzerinden atmak için devletin tüm aygıtları seferber edildi. Amaç suçu muhalefete yıkmaktı. Olayın büyüklüğü, iktidarın zincirleme sorumluluğu, Turizm Bakanlığının denetim skandalı ve turizm bakanının acentesinin işin içinde olmasının siyasal bedellerinin ağır olacağı açıktı. Gündemin acilen değiştirilmesi gerekiyordu.

Gün gün gündem değiştirme operasyonları.

Daha önce ticari rekabetle ilgili olarak gözaltına alınıp bırakılan ünlü oyuncuların menajeri olduğu için ünlenen Ayşe Barın yangından üç gün sonra 24 Ocak’ta bu defa Gezi’yi örgütlemek suçlamasıyla gözaltına alındı ve ardından ünlü sanatçılar ifadeye çağrılıp, onlara da yalancı tanıklıktan soruşturma açıldığı manşetleri kapladı (Birinci sonuç: Yangın gündemi tek başına konuşulur olmaktan çıkarıldı). Yangından altı gün sonra Ekrem İmamoğlu güçlü bir çağrıyla kendisine ve CHP’li belediyelere özel bilirkişi görevlendirildiğini ifşa ettiği bir toplantı düzenledi ve bu gündemin birinci sırasına oturdu (ikinci sonuç: yangın katliamı ikinci plana düştü). Gazeteciler doğal olarak bu “özel” bilirkişi Satılmış beyin peşine düşünce gazeteciler de gözaltına alındı, Halk TV genel yayın yönetmeni Suat Toktaş tutuklandı. Gezi İsyanını örgütlediği gibi saçma bir iddiayla da Ayşe Barın tutuklandı (üçüncü sonuç: yangın katliamı gündemin alt sıralarına düştü). Oysa iddiam odur ki muhalefet gündemi, tüm toplumu dehşet içinde bırakan 79 insanın katliamına ve bakanların sorumluluğuna kilitleyerek gerçek bir hesaplaşma yaratabilirdi.  Oysa tam bir hafta sonra yangın gündemden düşürülmüş, Erdoğan’ın istediği noktaya gelinmişti. Artık toplum, Erdoğan-İmamoğlu veya AKP-CHP arasındaki karşılaşmayı izliyor. Muhalif kitleler de CHP’nin cumhurbaşkanı adayının kim olacağına odaklanmış durumda.

Peki, sosyalistler ne yaptı? Kapitalizmin kar hırsının, neoliberal yağmacılığın, kleptokrasinin, denetimsizliğin içiçe yarattığı bu katliamın hesabının sorulması için ne tür çabalar harcadık? Hesap sormaya yönelen bir eylem hattı ortaya koyabildik mi? Ne yazık ki hayır. Uzunca bir zamandır sosyalistler AKP-MHP faşizmi karşısında siyasal bir mücadele çizgisi üretebilmiş değiller. Her bir sosyalist grup veya parti iktidara karşı ne tek başına etkili bir mücadele çizgisi üretebiliyor; bildirileri, sloganları, çeşitli protestolarının gündemleri aynı olmasına rağmen ne de ortak bir mücadele çizgisi ortaya koyabiliyorlar. Sonuçta iktidar faşist saldırganlığa hız verirken sosyalistler etkisizleşiyor, etkisizleştikçe zayıflıyor ve siyaset dışı kalıyor.     

Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz.

Bu arada da ilginç biçimde bu slogan ülke siyasetinin gündemine oturdu. Ancak sloganı yıllarca eylem alanlarında, meydanlarda, polis barikatlarında haykıranlar tarafından değil, burjuva siyaset düzleminden gündeme getirildi, ilginçlik burada. Son zamanlarda pek fazla duyulmayan bu sloganı Ekrem İmamoğlu kürsüden dile getirip, Erdoğan da kınayınca yeniden gündem oldu. Aslından önemli bir farkla; birbirini kurtaracak ezilen sınıfların yerine ezilen sınıflara ait olmayan “kurtarıcıların” ağzındaydı.

Sloganımız bize de sesleniyor olabilir mi? Ya hep beraber direneceğiz ya da direnemeyeceğiz.    

Yorum bırakın