“KÜRT PRANGASINDAN” KURTULMAK

Türkiye’de Devletin dönüşümü kuruluş paradigmasının değiştirilmesiyle koşutluk taşır. Erdoğan Yeni Suriye ile birlikte Ortadoğu’da rolünü arttırmak emperyal bir fırsat yakaladığını düşünüyor….Ortadoğu’da oyun kurucu, en azından etkili bir oyuncu olabilmek için Kürt prangasından kurtulmak istiyor. Laiklik (şeriat karşıtlığı) prangasından kurtulduğundan beri Ortadoğu’nun yeniden sömürgeleştirilmesinde aparat olarak kullanılan gerici yapılarla iş tutabilir hale geldi. TC Devletinin eski paradigmasıyla bunu yapması pek mümkün değildi.

Alacakaranlık

Konuya girmeden önce gelişmelerin dünya çapındaki nasıl bir siyasi iklim krizinin altında yaşandığına kısaca değinmekte fayda var.

Komünist Enternasyonal’in faşizm tanımı sanki şimdi gerçekleşiyor (Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür). İsrail’in Filistin’e yönelik soykırıma varan katliamları ve savaş suçları emperyalist ülkeler tarafından desteklendi. Suriye iç savaşında “terörist” ilan edilen, iç savaşı vahşete çeviren selefi cihatçılar alttan alta desteklenip iktidara getirildi.     İkinci Dünya Savaşından bu yana istisna sayılan, BM’nin hukuk dışı saydığı ilhak savaşları artmaya başladı ve adeta klasik sömürgecilik yöntemlerine geri dönüş yaşanıyor. Ortadoğu’da emperyalist müdahalelerle devrilen diktatörlüklerin yerine kriz ve iç çatışmalar içinde kıvranan istikrarsız, emperyalist merkezlerin himayesine muhtaç kliklerden oluşan devlet yapıları inşa edildi. Trump ilk döneminden daha özgüvenli ve daha agresif bir emperyalist vizyonla göreve başlıyor. Grönland’ı, Kanada’yı ve Panama Kanalı’nı istiyor. Amerikan yüzyılını ilan ediyor. Hedefinde Çin’in ve Rusya’nın ticari ve askeri olarak kuşatılması var. Trump’ın görevi devralma törenine gelen bağışlar şimdiden 170 milyon doları bulmuş, 20 Ocak’a kadar 200 milyon dolara çıkması bekleniyor. Kripto para borsaları en büyük destekçileri arasında yer alıyor.

21. Yüzyılın ilk çeyreğinde dünya adeta bir alacakaranlık dönemine girmiş durumda, ardının şafak mı, karanlık mı olacağını kanlı süreçler sonucunda belirleneceği çok açık.  

*          *          *

Girişim çözüme evrilir mi?

Kürt sorunu bir süredir gerçek bir uluslar arası sorun halini almış durumda. 40 yılı aşkın bir süredir sorunun çözümünde arpa boyu yol alamayan faşist politikaların bunda büyük payı var. Gelinen noktada sorun, iki taraflı olmaktan çıkıp çok taraflı ve karmaşık çıkarların kesişim alanı haline gelerek çok olasılıklı ve öngörülmesi zor bir hal almıştır.

Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihinde çağrısıyla başlayan bugüne kadar adı bir türlü konmayan sürecin nasıl ilerleyeceği veya ilerleyip ilerlemeyeceğinin, geçen iki buçuk aya rağmen belirsizliğini koruması, akla, acaba bu sadece bir girişim olarak mı kalacak sorusunu getiriyor. Zira iktidarın Öcalan’dan asıl beklentisinin asıl ağırlık noktasını Rojava oluşturmasına rağmen, Rojava’ya dönük Türkiye’nin ve desteklediği SMO’nun saldırıları şiddetlenerek sürdüğü gibi, Şam’a da “Kürt anasını görmesin”* telkininde ısrar ediliyor.

Bu yazıda daha öncekilerde olduğu gibi, tahmin yürütmek yerine zeminin nelere olanaklı olup nelere olmadığı üzerinde duracağız.

Denebilir ki “sorunun çözümünde etkili olamadıktan sonra bunca cümle sarf etmenin ne gereği var?”. Doğrudur. Sosyalistler, hâlihazırda çözüme etkili katkıda bulunabilmekten uzaklar, ancak Kürt Sorunundaki gelişmelerle yakından ilgilenmenin Devletin kavranması ve müdahil olma olanaklarının araştırılması açısından kritik olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan her ne kadar sorun sosyalistlerin etkileme alanı dışında olsa da bu girişim bir işleyen sürece dönüştüğünde (ki uzun bir süreç olacağı açık) sosyalistlerin de etkili olma imkanlarının doğabileceğine inanıyorum. 

*          *          *         

İktidarın eli 10 yıl öncesine göre daha rahat

Bahçeli’nin başlattığı şeyi “Girişim” olarak adlandırmak daha doğru olacak zira ikibuçuk ay geçmiş olmasına rağmen halen ne bir ad ne de üzerinde müzakere edilen şartlar açıklandı. Bu “Girişim”in 2009’da başlayan “çözüm” veya “müzakere” süreçlerine göre kıyaslanamayacak ölçüde gizli kapaklı yürütülmesinin, çözüm kararlılığından kaynaklı bir dikkat veya hassasiyetten çok taahhüt altına girmemekten, tornistan seçeneğini elde tutmaktan kaynaklı olduğunu düşünüyorum.

AKP iktidarı ile PKK arasında 2009-2011 yılları arasında yürütülen Oslo Görüşmeleri ve 21 Mart (1 ekim) 2013- 17 eylül 2015 yılları arasında yürütülen “Açılım sürecinde” AKP tek başınaydı. MHP ve ortağı FETÖ** karşısındaydı. Ordu*** karşısında değilse de AKP’nin yanında olmadığı gibi hoşnut da değildi. CHP kösteklemese de desteklemiyordu. Süreç uzadı ardından operasyonlar ve Demirtaş ile Yüksekdağ’ın da arasında olduğu çok sayıda insan tutuklandı, tutuklanmaya devam ediyor.

Bugün ise devletleşmiş bir AKP-MHP iktidarı söz konusu. Ordu üzerinde hakimiyet var. İçerde FETÖ misali taş koyan yok. CHP ılımlı yaklaşıyor. Dolayısıyla İktidarın eli daha rahat zira Devlet çok daha yekpare. Yani iktidar süreç başlatmak istese başlatabilir, müzakere yapmak istese gecikmeden yapabilir kısacası yürümek istese yürür. Ama yürümüyor. Vadeye yaymayı tercih ediyor. Vadeye yaymaktan beklentisi elini güçlendirmek. Sadece Kürtler karşısında değil, diğer taraflar**** nezdinde de elini güçlendirmeye çalışıyor. Vadenin tarihi ise Trump’ın görevi devralacağı tarih gibi görünüyor*****. Diğer yandan Erdoğan Suriye’de güç dengelerinin değiştirilmeye açık olduğu bu süreçte erken konuşmak istemiyor. Bu da Kürt Sorununda çözüm niyetinin değil, Kürtleri neye mecbur edeceğinin ve diğer tarafları Kürtler konusunda neye ikna edeceğinin hesabı anlamına geliyor.

Erdoğan’ın yeniden aday olması zor değil.

Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi için bu girişimin başlatıldığı yorumu da pek isabetli değil.

Suriye ve Ortadoğu denkleminin ana belirleyen olduğunu düşünüyorum. Erdoğan’ın üçüncü kez aday olabilmesi anayasa değişikliği şartına bağlı değil. TBMM’den erken seçim kararı alınması (360 milletvekili) yeterlidir ve TBMM bileşimi Erdoğan’ın (çeşitli operasyonlarla) bu sayıyı toplamasına uygundur. Anayasa değişikliği talebinin Kürt Hareketinden gelmesi daha muhtemeldir ve Kürt Hareketi talep etti diye bu iktidar anayasa değişikliği yapmaz, kendi hesapları için (yüzde 50+1 yerine en çok oyu alanın cumhurbaşkanı seçilmesi gibi) yapmak ihtiyacı duyarsa da TBMM içinden (400 milletvekili) yapmayı tercih eder. Bunun takvimi de sıkışık değil üç yıl zamanı var, sıkışık takvim Suriye’ye dairdir.   

Emperyalist vizyona Kürt Prangası.

Türkiye’de Devletin dönüşümü kuruluş paradigmasının değiştirilmesiyle koşutluk taşır. Erdoğan Yeni Suriye ile birlikte Ortadoğu’da rolünü arttırabileceği emperyal bir fırsat yakaladığını düşünüyor. Bunu içerde iktidarını politik olarak güçlendirmek ve bölgede ise ekonomik kaynaklara erişim açısından da büyük fırsat olarak görüyor. Suriye’nin imarı, İran başta olmak üzere yeni hedeflerde aktör olmak vs. Ünlü spekülatör George Soros’un, 2002 yılında dile getirdiği ‘Türkiye’nin stratejik konumu nedeniyle en iyi ihracat ürünü ordusudur’ öğüdü iş görmeye devam ediyor. Türkiye’nin bölgesinde etkili olabilmesinin en önemli aracı askeri gücüdür. Ortadoğu’da oyun kurucu, en azından etkili bir oyuncu olabilmek için Kürt prangasından kurtulmak istiyor. Laiklik (şeriat karşıtlığı) prangasından kurtulduğundan beri Ortadoğu’nun yeniden sömürgeleştirilmesinde aparat olarak kullanılan gerici yapılarla iş tutabilir hale geldi. TC Devletinin eski paradigmasıyla bunu yapması pek mümkün değildi. (Bu konuda daha geniş tartışma için şu yazıya bakılabilir https://devrimdusu.wordpress.com/2024/08/22/devlet-krizi-ve-kontrgerillanin-yeniden-insasi/ ).   

Kürt prangasından kurtulmanın iki yolu var: Kürt hareketinin tasfiyesi veya Kürt Sorunun çözümü. Devlet 40 yıldır ilkini tercih edip sonuç alamamasına rağmen eğilimi hala o yönde. Kürtlerle birlikte etkili bir oyuncu olma seçeneğini hem kısa hem de uzun vadede politik olarak riskli görüyor. En iyi senaryosu Kürt Hareketini bölgede elleri kolları bağlı bir pozisyona sokmak. İçerde ise kayyum uygulamaları ve HDP/DEM Parti yönetici ve aktivistlerini tutuklamaları ile Kürt siyasetini yasal (CHP ile işbirliğiyle elde ettikleri dahil) tüm imkanlardan yoksun bırakmak. İkinci yolu (Kürt Sorunun çözümü) tercih etmesi iktidarın ne ideolojik yapısına ne de siyasal bileşimine uygun. Peki bu ideolojik-politik anlayışın tüm sahipleri Kürtlerle uzlaşma yerine diz çöktürme planlarına gerçekten inanıyor olabilirler mi, şüpheli. “Ya silahları gömersiniz ya toprağa gömülürsünüz” tehdidinin kimseyi ikna edemeyeceğini 40 yılda kırk bin insanın gömülmesi gösteriyor olmalı.

Demokratikleşme veya artan otoriterlik

Bahçeli de Öcalan da Demirtaş da DEM Parti heyeti de CHP de TBMM’yi adres gösteriyor ancak TBMM artık, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2013 Çözüm Süreci’nde adres gösterdiği TBMM değil. Bu nedenle TBMM’nin çözümün adresi olarak gösterilmesi toplumsal meşruiyet ve şeffaflık açısından anlamlı olsa da kanımca sürecin garantisini oluşturmayacaktır. TBMM’nin de parlamenter muhalefetin de belirleyici bir rol oynaması pek mümkün değil, zira bu bir devlet girişimi ve TBMM devletin zayıflamış organlarından. İktidar da muhalefet de çözüme “oy oranlarına etkisi” penceresinden bakıyorlar ve oy hesapları Türkiye’nin siyasal ikliminde “barış”a pek fazla alan bırakmıyor. Barış çabası, toplumun ödeyeceği bedel yerine kendisi bedel ödeme riskini alabilen siyasal anlayışları gerektirir ki bunun aksine kendi iktidarları uğruna topluma ağır bedeller ödetmek bu iktidar partilerinin alâmetifarikasıdır, tarihimiz bu partilerin faili veya sorumlusu olduğu cinayetler ve kitle katliamlarıyla doludur. İktidar cephesinin sahip olduğu zihniyet demokratikleşmeye yol açmayan bir “çözüm” arıyor.   

Kürt sorununu çözme anlayışı nispi demokratikleşmeye yol açma potansiyeline sahipken, Kürt prangasından kurtulma stratejisi böyle bir potansiyel taşımaz, iktidarın otoritesini katlar. O nedenle Kürt sorununda demokratik çözüm talebi, demokrasi ve özgürlükten yana tüm kesimler tarafından öne çıkartılmalıdır. Bunun yol ve yöntemleri üzerine düşünülmelidir.   

Muhalefet ise siyasal gelişmelerin zirve yaptığı, yoksullaştırma programının dizginsiz uygulandığı zamanlarda neredeyse yalnızca ekonomik sorunlara odaklanmış durumda. Siyasetin yüksek basıncı (faşizm koşulları) altında ne siyaset yapabiliyor ne de ekonomik meseleleri siyasal güce dönüştürebiliyor. Neoliberalizmin belirlediği ekonomi anlayışı ve milliyetçiliğin belirlediği siyaset anlayışı, muhalefeti iktidarın çizdiği çerçevenin içine hapsediyor. Hem içerde hem bölgede anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir demokrasi, refah ve barış siyasetini ancak sosyalistler temsil edebilecekken, sosyalistler de olağanüstü dönemde olağan siyaset yapmayı tercih ediyorlar.         

 Dipnotlar

—————–             

* Biri Türk, diğeri Kürt birbirine düşman iki idam mahkumuna son arzuları sorulur. Kürt “anamı göreyim” der. Sonra Türk’e son arzusunu sorarlar “Kürt anasını görmesin” der.

**Oslo sürecini yürüten MİT başkanı Hakan Fidan ve yardımcısı FETÖ’cü savcılar tarafından KCK operasyonunda ifadeye çağrıldılar, tutuklanmaktan Erdoğan’ın MİT yasasını değiştirip, MİT başkanları Başbakanın izniyle ifadeye gidebilir düzenlemesiyle kurtuldular.

***Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel; “Çözüm sürecine ilişkin yol haritasını bilmiyoruz, o çalışmanın içinde yokuz. Kırmızı çizgilerimiz aşılırsa gerekeni söyleriz. 30 yıldır bu mücadeleyi biz yürütüyoruz. Kırmızı çizgi bölünmemek bütünlük” 

**** Diğer taraflardan kast edilen: ABD, İsrail, Yeni Suriye yönetimi başta olmak üzere Ortadoğu’da oynayan tüm ülkeler  

*****Bu tarihle birlikte bir masanın kurulması bekleniyor; masa da hemen mi kurulur, kurulursa müzakereler ne kadar zamanda sonuçlanır, müzakereler sonuçlansa dahi masada bağıtlanan şeylerin ne kadarı gerçekleşir veya kim ne kadarına uyar ne kadarını ihlal eder gibi krizin uzun vadeli olacağı da ayrı bir konu.

Yorum bırakın