
Kürt Sorununda bilinmezlerle dolu yeni bir süreç başlatıldı. Bahçeli’nin sürpriz çıkışına iktidar tarafı henüz bir ad koymadığından yorumlayanlar “süreç” sözcüğüyle idare ediyor. Oysa adlandırmalar varılmak istenen hedefi az çok işaret eder. Ve topluma sempatik görünebilecek bir adlandırma olmasına dikkat edilerek özenle seçilir. Bahçeli’nin bazen aynı demeçte dahi muhataplarına karşı kullandığı nitelemelerin zıtlığı olayı daha da ilginç kılıyor: “Öcalan gelsin mecliste konuşsun”, “kendi ülkemizde barış sağlamak lazım”, “Türk Kürt kardeşliği”, “terörist başı”, “Kürt Sorunu yoktur, terör sorunu vardır”, “Ortada yeni bir çözüm veya açılım diye bir süreç hiç yoktur”, “bölücü terör örgütünün Kürt kardeşlerimizin iradesine ve istikbaline ipotek koyma teşebbüsü boşa düşmüştür” ve DEM Parti heyetinin İmralı ziyaretinden sonra da “Türk-Kürt kardeşliğine bağlanan umutları nispeten takviye etmekle kalmamış hayırlı bir başlangıcın ivmesi olmuştur” gibi birbirine zıt açıklamaları sürecin bir zaman daha algı operasyonu ile perdeleneceğini gösteriyor.
Bu yazının amacı sürecin nasıl gelişeceğine dair tezler öne sürmek değil, çünkü tarafların neleri hedefledikleri konusunda fikir ileri sürülebilse dahi nasıl gelişebileceği tamamıyla güçlerin ve tüm tarafların* hamlelerine bağlı.
Kürt siyasetinin aksine AKP-MHP iktidarının derdi Kürtlerin hakları ve demokrasi veya özgürlük ve barış kavramlarıyla ilgili değil, bir mecburiyet durumu söz konusu. Hatta iktidar cephesinin demokratikleşme, özgürlük gibi siyasal sonuçlara yol açmadan sürecin ilerletilmesini tercih edeceği ortadadır. Denebilir ki iktidarın ne yapmak istediği değil ne yapmak zorunda kaldığıdır esas mesele, aynen onu söylüyorum: iktidar neleri ve ne kadarını yapmak zorunda kalacak. Bu yazıda bunlara girmeyeceğiz. Yazı yapılan ve yapılacak yorumlar üzerine düşünürken uçlara savurulmanın önüne geçmek açısından bazı olabilirlikleri ve esas olarak olmazları ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Bu süreci dayatan, başlatılmasını zorunlu hale getiren gelişmeleri, Esad’ın devrilmesine dönük ikinci bir hamlenin başlatılabileceğini ve Bahçeli’nin Öcalan çıkışının bununla ilgili olduğuna dair düşüncelerimi, Esad’ın devrilmesinden bir ay kadar önce 8 Kasım 2024 tarihli yazıda ifade etmiştim ( https://devrimdusu.wordpress.com/2024/11/09/baris-uzeri-kayyum-veya-ne-oluyor/ ). Olaylar tahmin ettiğimden daha hızlı gelişti. Artık Esad yok ve ‘Yeni Suriye’de eskisinden az olmayan çok boyutlu ve çok taraflı krizlerle dolu yeni bir dönem başlıyor.
Yeni Suriye süreci peşinen Erdoğan iktidarının daha avantajlı, Kürt Hareketinin daha dezavantajlı hale gelmesi olarak okunamaz. Olaylar çok hızlı gelişiyor olsa da yeni dönemde tüm tarafların müdahale imkanlarının geçen 13 yılda başardıkları ve başaramadıklarına yani biriktirdiklerine bağlı olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Zamanla yarışırcasına erken adımlar atmak önemli ancak sürecin ilerleyişini el çabuklukları değil, güçler ve güçlerin dayanıklılığı belirleyecektir.
Birinci olmaz, Öcalan hapisten çıkma karşılığında silah bırakma çağrısı yapmaz. Kürtlerin haklarına ve özgürlüklerine dair ve Rojava Kürtlerinin önemli parçası olduğu siyasal bir paket sunar ve kendi durumu o paketin içinde yer alır.

Siyasal taleplerdeki uzlaşmayı belirleyecek olan müzakerelerdeki ikna kabiliyeti değil, sahadaki güçler ve güçlerin etkili kullanımıdır. Bu durumu çok iyi bilen Öcalan, Kandil ve PYD birbirleriyle ters düşmezler, ters düşerlerse ellerinin zayıflayacağını bilirler, buna Demirtaş da dahildir.
DEM Partinin bu süreçteki rolü önemlidir ancak belirleyici değil tamamlayıcıdır. Çünkü her ne kadar iktidar “terör” suçlamalarıyla binlerce yöneticisini hapse atsa da silahlı savaşın değil, yasal siyasal mücadelenin aktörüdür. Sürecin Kürt tarafının penceresinden topluma anlatılmasının, benimsetilmesinin aktörüdür.
Suriye’de (Ortadoğu da denebilir) ABD, Türkiye gibi NATO üyesi ve askeri olarak bölgesinde güçlü bir devlete zayıf Kürt siyasal entitesini (ortak hedefe sahip oluşum, varlık) tercih etmez, ancak inisiyatifi tamamen Türkiye’ye de bırakmaz, dengeleyici davranır. Irak Kürtlerinin bağımsızlık referandumunda bunu gördük. Ortadoğu’da devletler veya kimlikler arasında anlaşmazlıklar sürdükçe emperyalist tahakkümün imkanları da sürer. Emperyalistlerin yol haritasında Ortadoğu’nun geleceğine dair istikrar değil, sürekli istikrarsızlık var.
Her ne kadar süreci dayatan sıcak gelişme Suriye kaynaklı yani Rojava’nın statüsü konusu olsa da süreç Rojava ile sınırlı tutulamaz.
Suriye’de Kürtler tamamen statüsüz bırakılamaz, bu yeni bir iç savaş ve Rusya’nın, İran’ın Kürtler üzerinden yeniden devreye girme imkanı vermek anlamına gelebilir. Ayrıca “Yeni Suriye” uzun sürmesi muhtemel bir iç savaşı kaldıramaz.
Rusya ve İran’ın oyundan kalcı olarak çekildiğini sanmıyorum. Yeni oyun planları yapmak zorundalar. Rusya Ortadoğu’da yeni partnerler arar. İran nükleer programına hız vermek zorunda kalabilir.
Suriye, Türkiye tarafından “himaye edilen” devlet olmaz. Türkiye’nin buna mali gücü yetmez. Suriye’nin yeniden imarı için gereken para 400 milyar dolar ve iç kaynakları bunu kısa vadede karşılayacak kapasitede değil. Nitekim Colani’yi Dışişleri Bakanlığı düzeyinde ilk ziyaret eden Türkiye olmasına rağmen Suriye’nin yeni Dışişleri Bakanının ilk ziyaret ettiği ülke Türkiye değil Suudi Arabistan oldu. Yani Suriye ve Ortadoğu’da “Pax Americana” süreci ilerliyor, şimdilik.
Kürtler “Pax Ottomana” (Osmanlı barışı) tarzı Türkiye’nin tahakkümünü kabul eden bir “Türkiye Barışı”na evet demez, en azından tahakküme sınır çizmek isterler. Yeni Osmanlıcı heveslere Araplar da evet demez. Hatta bu heves Kürtlerle Arapları yakınlaştırır.
Bahçeli’ye Erdoğan’dan daha fazla “Devletin Adamı” rolü biçmek doğru değil.

Elbette devletin güvenlik aygıtları içinde etkisi küçümsenemez ancak Erdoğan kadar değil. O nedenle Erdoğan planını açıklamadan sürecin gelişimine dair yazılan senaryolar yanılma payı büyüktür. Bahçeli süreci ortaklar adına gündeme getirdi ancak yalnızca Bahçeli tarafından yürütülmeyecek, Erdoğan tüm tarafların tutumlarının netleşmesi oranında tedrici olarak sahne alacaktır.
Çatışmanın nedenleri (kısmen de olsa) ortadan kaldırılmadan sadece sonuçları ortadan kaldırılarak, Kürt sorununda çözüm anlamına gelecek bir adım atılamaz. “Silahları bırakın, gelip sıcak bir çorba içip sıcak bir yatakta yatın” bildirilerindeki söylem tekrar edilerek bir sonuç elde edilemez. Devlet hiçbir şey vermeden Kürtlerin elinden silahları alamaz. Genel af tali bir taleptir, dolayısıyla yetersizdir.
İktidar, Kürtlere (az ya da çok) demokratik haklar ve özgürlükler vermeden “barış”ı tesis edemez. Ancak AKP-MHP iktidarının “kitabında” barış, demokrasi ve özgürlüklerin baş harflerinin bile olmadığı, bu kavramların içeriklerini terör torbasına doldurmuş olduğu adliye koridorlarına ve cezaevlerine bakılarak kolayca görülebilir. Kürt Sorununun çatışma biçimi alması faşizmin önemli ideolojik ve toplumsal dayanaklarından biri olageldi. Diğer yandan bazen küçük demokratikleşme adımlarının bile toplumsal muhalefetin imkanı haline dönüşebildiği de bir gerçektir. İktidarın ideolojik-politik paradigmasının yaratacağı paradoksun nasıl çözüleceği soru işaretlerini ve güvensizlikleri büyütüyor.
Kürtler haklarını alıp demokrasi ve özgürlük cephesinde ayrılırlar mı? Bu konuda da peşin hükümlü olmak doğru değildir, başka ara formlar da olasıdır. Nasıl Kürtlere faşizm, Türklere demokrasi olmadı ise Türklere faşizm, Kürtlere demokrasi hiç olmaz. Ezilen halkların çıkarları genellikle demokrasiden yanadır.
İktidar, adım atmanın şartı olarak anayasa referandumunu veya parlamentodan erken seçim kararını desteklemesi şartını koşabilir ancak Kürt Siyasetinin geri dönülmesi kolay olmayan somut güvenceler almadan kabul etmesi mümkün olmaz.
Süreç düz bir çizgide ilerlemez. İnişler-çıkışlar, gel-git durumları olacaktır, bu durumlar devreye sokulacak “güç” denemeleri ile ilerletilecek. Dolayısıyla gerek diğer tarafların gerek kontrgerillanın gerekse de PKK’nin silahlı müdahaleleri süreç boyunca olasıdır. Bu süreçte tüm taraflar inisiyatif alabilmek için hızlı davranmaya önem vereceklerdir.
Kürt tarafının muhtemel asgari talepleri ana hatlarıyla üç artı bir şeklinde özetlenebilir. Anadilin eğitimde ve resmi işlemlerde kullanımının yasallaşması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yetkilerinin arttırılması, kaynak bölüşümünün adilleştirilmesi ile bölgesel eşitsizliğin giderilmesi (yerel yönetimlerin gücü bununla yakından ilgilidir), Rojava’nın (Suriye’nin yeni devletine kabul ettirilen) statüsünün tanınması ve artı, bu konularda anlaşmaya bağlı olarak genel af ilan edilmesi. Daha ileri düzenlemeler zamana yayılır.
Evet, bu bir iktidarı sürdürme oyunudur ancak iktidarı sürdürebilmek yalnızca kitlelerin algısını yönetmekle sağlanamaz, asıl olarak sorunları yönetebilme kapasitesinden geçer. AKP-MHP iktidarının sürdürülebilmesi Kürt Sorunu gibi ağır bir kayanın iktidar yolundan kaldırılabilmesine bağlı hale gelmiş görünüyor.
- Yazıdaki “taraflar” tanımı aksi belirtilmedikçe, başta Türkiye ve Kürt Hareketini olmak üzere ABD’yi, HTŞ hükümeti ve diğerlerini, İsrail’i hatta İran ve Rusya’yı kapsamaktadır.
Yorum bırakın