ORTADOĞU’DA BARIŞ MÜMKÜN MÜ?

Ortadoğu’da barışın ruhuna Fatiha. Barış ümidi öldürüldü ve Emevi Camiinde cenaze namazı kılınıyor. Aslında evrensel bir barış fikri hiç olmadı veya gerçekleşmedi, herkes gücüne ve elde etmek istediği sonuca göre barışı tanımladı, uyguladı dersek yanlış olmaz. Tarih boyunca bunu bozan tek istisna Sosyalist Blok’un yarattığı denge dönemidir. O barışın adı da “soğuk savaş” oldu.

Suriye’de barış mümkün mü sorusunu Ortadoğu’da barış mümkün mü (hatta “artık dünyada barış mümkün mü”) diye de sorabiliriz. Soruyu yanıtlayabilmek için trajedinin epizotlarını (perdelerini) kabaca gözden geçirelim.

Cetvel sömürgecilerin elinde

Suriye’nin Esad liderliğindeki devleti yıkıldı. Şimdilik Suriye diye bir ülkeden söz etmek mümkün olsa da bir devletten bahsetmek mümkün değil. Her ne kadar yeni bir bayrak göndere çekilse de bir devlet organizasyonunu değil, çok sayıda ülkenin müdahil olduğu iç savaşı sembolize ediyor.

Bundan sonra nasıl bir devlet yapısı oluşacağını yerelden çok dış güçlerin belirleyeceği çok açık. Mutabık olunan tek şeyin şeriatçı bir yapı olduğu görülüyor. Sınırları çizen cetvel bir kez daha sömürgecilerin elinde, halkların arasına yeni yapay sınırlar çizecekler.      

Çatışmanın içerdeki güçleri şimdilik HTŞ’nin inisiyatifindeki cihatçı-selefi gruplar, “yeraltına itilmiş” IŞİD, çeşitli yapılarda yer alan Sünni Arap aşiretleri, örgütsüz bir görüntü veren Aleviler, Türkiye’nin güdümündeki paralı askerlerden oluşan SMO, Kürtleri temsil eden YPG/PYD ve Kürt-Arap ittifakı SDG. Çatışmanın dış güçleri şimdilik devre dışı kaldığı görünen Rusya ve İran, etkili güçler Türkiye, İsrail, ABD ve diğer batılı emperyalist ülkeler ve elbette Arap monarşileri. Herhangi biri yok sayılarak plan yapılamayacağı gibi tüm tarafları memnun edecek bir proje de mümkün değil! Bunların sıkça değişen pozisyonları için Fehim Taştekin, Hediye Levent ve Faik Bulut gibi sahayı yakından izleyen gazetecilerden izlenebilir. 

Esad 12 günde değil, 13 yılda devrildi

HTŞ liderliğindeki cihatçı güçler kendileri dahil herkesi şaşırtan “kazasız, belasız bir yürüyüşle” İdlib’den çıktıktan sonra 12 günde 300 km yol kat edip Halep, Hama, Humus’tan sonra 350 militanla Şam’ı ele geçirip Esad’lı devlete son verdiler.

Yedi yıl önce İdlib’e doldurulan cihatçı terör örgütleri, “dış güçler” tarafından bu süre içinde neredeyse bir düzenli orduya dönüştürülüp, silahlandırılıp teçhizatlandırılırken bundan Türkiye’nin, ABD ve diğer NATO ülkelerinin, Rusya’nın hatta İran ve Esad’ın haberdar olmaması pek mümkün olmasa gerek. Marquez’in ünlü “Kırmızı Pazartesi” romanına andıran bir olayın yaşandığını söylemek mümkün.

Esad’ın düşmesinin neden önlenemediği konusunda ise Ukrayna savaşının Rusya üzerindeki etkisi, Lübnan Hizbullahı’nın aldığı İsrail darbesi, İran’ın İsrail’in ABD destekli tehditleri karşısında etkisiz kalması, Suriye’nin ağır ekonomik çöküntü yaşaması ve iç savaşla krize giren devletin bu sürede toparlanamaması gibi konular çokça yazılıp çizildi. Bir de henüz bilmediğimiz bir takım uluslar arası işlerin çevrildiğinden şüphe yok.

Aslında Esad iktidarı 12 günde değil 13 yılda devrildi. Irak’ta Saddam’ın devrilmesi de 11 yıl sürmüştü. İki ülkenin de önce ekonomisi çökertildi.  

Libya’da Kaddafi 2011’de 9 ayda devrildi, iktidarı ele geçiren gruplar arasındaki savaş 12 yıldır sürüyor.

Suudi Arabistan’ın savaş uçaklarıyla müdahale ettiği Yemen iç savaşı dokuz yıldır sürüyor.

Filistin’in İsrail tarafından parça parça ilhakı seksen yıla yaklaştı.

Rol değiştir, isim değiştir teröristlikten çık

Çatışmaların yaşandığı ilk yıllarda birbirleriyle de çatışan, birçoğu da yabancı olan sayıları yüzü geçen cihatçı terörist grupların Esad’ı devirse bile bir devlet kurması pek mümkün değildi. İdlib’deki geçen yedi yıllık süreçte bu sorun çözülmüş.

HTŞ ve bileşeni örgütler hemen hemen tüm ülkelerin terör örgütü listesindeydiler. İdeolojilerinde hiçbir değişiklik yapmadan terör listesinden çıkartılıyorlar. Terör ve terörist tanımlamalarının da çıkarlarla uyuma göre değiştiğinin göstergesi olan bu tutumun vahim bir örneği de 2016’da Atatürk Havalimanında 45 kişinin öldürülmesinin planlanmasından sorumlu 45’er kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan IŞİD üyelerinin MİT başkanının Colani’yle görüşmesinden altı gün sonra serbest bırakılmasında gördük.  Bu ve başka IŞİD üyelerinin Colani’nin isim ve rol değiştirmesine benzer biçimde hangi isimlerle hangi rolleri alacaklarını ilerde göreceğiz.  

Mezhepçiliğe karşı demokrasi savaşı mı?

Mezhep savaşı değerlendirmeleri de pek doğru değil, en azında son 15 yılın savaşları için değil. Şii İran, Alevi Esad, Şii Lübnan Hizbullahı, Şii Yemenli Husi’ler Sünni Filistin’i desteklerken petrol zengini Sünni Arap monarşileri Filistin’i desteklemediler, hatta İsrail’le işbirliği yaptılar. Çünkü İsrail Pax Americana’yı temsil ediyor. 

Esad’ı devirmek için savaşan örgütlerin hiçbirisi demokrasi ve özgürlükler vadeden bir ideolojiye ve söyleme sahip değiller. Hepsi de selefi, tekfirci ideolojiye sahipler.

Müdahil ülkelerin hiçbirisinin planında Suriye’de bağımsız, birleşik, demokratik, özgürlükçü bir refah devleti yok. Hepsi de kendi çıkarlarını maksimuma çıkarmak üzere oyun kurmaya çalışıyor.

Çıkarları demokratik bir Suriye’den yana olan Kürtlerin/PYD’nin dezavantajı, sosyalist bir blokun olmadığı bir zaman diliminde, çıkarları demokrasiyle çatışma halinde olan (güvenilmez) ittifaklara girmek zorunda kalmalarıdır.

Bağımsızlıkların sonu mu geliyor?

Bütün bu savaş ve iç savaşların arkasında ne halkına zulmeden diktatörlerin (böyle bir sorun ola da) devrilmesi ne de ezilen halkların özgürlüklerinin sağlanması, doğrudan emperyalist ülkelerin Ortadoğu’nun hidrokarbon kaynaklarını elde tutma veya kontrol etme stratejileri var.

Yukarıda adı sayılan Arap ülkelerinin sömürgelikten ve monarşilerden kurtuluşlarını sağlayan demokratik devrim biçimli süreçlere ilerici-bağımsızlıkçı subaylar önderlik etmişti. Anti-komünist, Arap milliyetçisi küçük burjuva karakterli diktatörlükler ile yönetilen bu ülkeler petrolleri millileştirip, sosyalizmden devşirilmiş kimi ekonomik programlar uyguladılar. Suudi Arabistan ve diğer petrol zengini Arap monarşileri, bu rejimlere bu nedenden dolayı düşmanlık besledi.                 

Sosyalist Blok’un varlığında iki kutuplu dünya sisteminin yarattığı denge bu ülkelerin bağımsızlık savaşlarının başarısının ortamını yarattığı gibi bağımsızlıklarını sürdürebilmelerinde de önemli bir avantaj sağladı. Neredeyse tamamı 1950 sonrasındaki yıllarda sömürgecilik zincirini kıran bu ülkeler, sosyalizmin yenilgisiyle birlikte uluslararası sermayenin hedefi haline geldiler.

Emperyalist müdahalelerle etnik, dinsel/mezhepsel kimliklere göre (Lübnan ve Irak’taki gibi) şekillendirilen, sürekli iç çatışma potansiyeline sahip devlet kurumlaşmaları protektoral devlet yapıları, yani sürekli olarak emperyalistlerin himayelerine muhtaç işbirlikçi devlet yapıları meydana getirmektedir. Bağımsızlıkla beraber iç barış imkanı da ortadan kaldırılmaktadır.       

Barış mümkün mü veya nasıl bir barış ümit edebiliriz?

Dünya’ya savaş Ortadoğu’dan başlayıp yayılmadı, Ortadoğu savaşı da Suriye’den başlamadı. Dolayısıyla Dünya’ya barış Ortadoğu’da barışın bir sonucu olarak, Ortadoğu’ya barış da Suriye’de barışın sonucu olarak gelmeyecek. Savaşın kaynağı emperyalizmdir, sermayenin sınırsız birikim stratejisidir. Savaş enerji kaynaklarının ve pazarların yeniden paylaşımını sağlarken diğer yandan ucuz işgücü kaynağı olan kitlesel göçlere neden olmanın yanı sıra atık genç nüfusu da asker olarak “değerlendirmektedir”.

Yazıya evrensel bir barış fikri hiç olmadı veya hiç gerçekleşmedi, iddiasıyla giriş yapmıştık. Aslında tarihsel “barış” kavramı eşitlikçi veya tarafların pasif tutumunu ifade etmez, daha çok savaşın sonucunda barışı dayatan tarafın tahakkümünü ifade eder. Pax Romana (Roma barışı), Pax Ottomana (Osmanlı barışı), Pax Britannica (Britanya Barışı), Pax Americana (Amerikan Barışı) gibi( bugünlerde Pax-Türkiye diyenler de türedi). Barıştan kasıt  karşı konulamaz (askeri ve ekonomik) güç sahiplerinin tahakkümünü kabul ettirmesidir (Tartışma için: Neocleous, Savaş Erki Polis Erki, 1 .Bölüm, notabene yay) . Pax Americana’dan 1945 sonrası kastedilse de kanımca Pax Americana’nın asıl dönemi Sosyalist Blok’un dağılmasından sonra başlar. Öncesi denge durumunu, emperyalist güçlerin dünyanın büyük bölümünde tahakküm kuramamasını ifade eden soğuk savaş dönemidir.

Devletlerarası savaş ile ulaşılmış devletlerarası barış, devletlerin tahakküm alanlarının haritalanmasından başka bir şey değildir. Bu açıdan, sağlanan barışın “Barış ütopyası”yla bir ilgisinin olmadığı açıktır. Savaşla sermayenin yeniden üretiminin maddi koşulları yeniden üretiliyor. Topraklar ve nüfus nasıl pay edilecek, ucuz işgücü nereden bulunacak, petrolleri kim yönetecek, pazarlar kimlere açık olacak, yatırım kolaylıkları kimlere sağlanacak, madenleri kimler işletecek, gümrükler kimlere hangi oranlarda uygulanacak, silahlar kimden alınacak, savaşlarda kimlerin mühimmatları tüketilecek, dünyanın kaynakları ve pazarları kimlere kısıtlanacak vs vs.

Kapitalizmin doğumunu ilk(el) sermaye birikiminin sağladığı bilinen bir şeydir. Ancak şu da gerçektir ki sermaye ne kadar gelişirse gelişsin ilk(el) birikim sermayenin –Freudçu- ana rahmine dönme arzusu misali bir eğilimi olmaya devam etmektedir. Yani sermaye ilkel birikimden hiç vazgeçmez. Bu da savaşların en önde gelen itkisidir.      

Devletlerin demagojik iddialarının aksine savaşın ne sebebi etnik, mezhepsel, ırksal farklılıklardır ne de amacı demokrasi, barış ve halkların refahıdır. Sermayenin bitmeyen (sonsuz)birikim döngüsünün gerekleridir. Ortadoğu’da yaşananlar ve yaşanacaklara bu prizmadan bakılmalıdır. Suriye’de tüm kimliklerin bir pay sahibi olması hem iç hem dış güçlerin ağırlıklarının gereği olarak kaçınılmaz görünüyor. Hali hazır (içteki ve dıştaki) kuvvetlere bakıldığında bunun gerçekleşme biçimlerinin hiçbiri Suriye’de (Ortadoğu’da) “Barış”ı sağlamayacak. Ortadoğu’da gerici bir süreç ilerlemeye devam edecek, şimdi de Yemen, Lübnan, İran ve başka ülkeler emperyalist barışa zorlanacaklar. Sermayenin gerici tahakkümü bütün halklara dayatılacak, ta ki işçi sınıfı siyasete müdahil olana kadar.  Barış, refah, demokrasi, özgürlük, eşitlik özlemlerinin, halkların işçi sınıfı önderliğindeki anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadelesi dışında bir yolla gerçekleşme imkanının kalmadığını, tarih gösteriyor. Zorunlu olarak güncel çatışmaların seyriyle ilgilenirken güncel olanın içinden nihai hedefe çıkarılabilecek uçlar ve bugünden atılabilecek adımlar küçük de olsa önemli.     

Yorum bırakın