Samut Karabulut 08.11.2024
Bu yazı yazıldıktan sonra ABD seçimlerini Trump kazandı, ancak ABD’nin İsrail ve Ortadoğu politikasında köklü değişikliğe neden olması pek muhtemel değil. Kayyumların ardından Kağıthane ve Ümraniye Belediye Meclisi toplantılarında CHP’li meclis üyelerine planlı saldırılar yapıldı. Erdoğan, şimdiye kadar hiçbir Türk Cumhurbaşkanı’nın görüşmediği Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı ile görüştü.

Ekim’in ilk günü TBMM’nin açılışında iktidarın küçük fakat ağırlığı büyük gayrı resmi ortağı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmasının geniş kesimlerde yarattığı “ne oluyor acaba?” şaşkınlığı sürerken el yükselterek “Öcalan gelsin mecliste konuşsun” temalı grup konuşması* “ne oluyor acaba?” şaşkınlığını daha da büyütürken soruları arttırdı. Bu sorunun net cevabını ne siyaset akilleri ne de ana muhalefet partisi hatta ne de iktidar milletvekillerinin büyük çoğunluğunun bildiğini sanmıyorum, çünkü tamamen gizli bir “iş”. Özgür Özel’in “Gizli Çözüm Süreci” ve İmamoğlu’nun “uzattığınız elde ne var bu millet biliyor mu?” sözleri Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanması karşısındaki şaşkınlıkla birlikte düşünüldüğünde ana muhalefet partisinin yöneticilerinin bile bilgisinin olmadığını gösterdi. Kayyum hamlesinin argümanlarına bakılırsa gidişatın CHP’yi de terörist ilan etmeye doğru olduğu görülüyor, seçim dönemlerinde yapılmıştı. Yerüstünde pek az kısmı kalmış tümüyle derin devlet halini almış Devletin “kuvvetler ayrılığı” prensibine göre işlemesi beklenemezdi. Ancak 40 yılı tamamlayan ve 40 bin insanımızın hayatına ve sayısız acılara mal olmuş bir çatışmanın sadece Devlet (derin devlet) içindeki bir müzakereyle “barış”la sonlandırılmasının mümkün olmadığını siyasetle yakından ilgilenen herkes tahmin edebilir. Bu arada Bahçeli’nin açıklamasına ilk desteğin iki mafya çetesi liderinden “can alırız, can veririz” açıklamasıyla gelmesi sürecin aktörleri ve sonucu konusunda ayrıca bir fikir veriyor.
Sözü daha fazla uzatmadan “neler oluyor acaba?” sorusu üzerinde fikir yürütmeye çalışalım.
Eğer Bahçeli bir sabah uyanıp “ömür hayatımı bir faşist olarak tamamlamayacağım, barış mimarı bir demokrat olarak tarihe geçmek istiyorum” diye hidayete ermemiş ise faşistlerin pek hazzetmediği “barış” kelimesini telaffuz etmeye zorlayan yeni gelişmeler var demektir. Bence zorlayan o gelişmeler Ortadoğu’dadır.
Ortadoğu savaşının iki ekseni
Türkiye ve Kürtlerin durumu ve olasılıklara girmeden önce Ortadoğu’da yakın tarihte yaşananlara dair kısa bir özet yapmak gidişatı resmetmekte kolaylık sağlayacaktır.
Ortadoğu’da son yüzyılda olduğu gibi kartlar bir kez daha yeniden karılıyor. ABD liderliğinde NATO bileşenleri, 1991’de başlattıkları hegemonyayı yeniden tesis etme savaşlarını Irak ve Libya’daki kanlı rejim değişikliklerinden sonra Suriye’ye de taşıdılar fakat ülkeyi kan gölüne çevirse de Esad’ı devirmeyi başaramadılar. Hegemonyasını güçlendirme savaşı Rusya ve İran’ın karşı hegemonyasına takıldı. Emperyalist müdahalenin Suriye’deki başarısını, Esad’ın direngenliğinin yanı sıra Rusya, İran, Lübnan Hizbullah’ının devreye girmesi engelledi. Ancak İsrail’in Filistin’e dönük soykırıma varan savaşı Lübnan ve İran’a sıçratmasıyla yeni bir süreç başladı. NATO’nun teşvik edip desteklediği Ukrayna-Rusya savaşı da Rusya’nın Suriye’deki etkisini olumsuz etkiledi. ABD, NATO, İsrail, Suudi Arabistan ittifakının oluşturduğu eksene (buna Batı Ekseni diyelim) karşı Rusya, Suriye, İran, Hizbullah, Yemen (Husiler) ve çatışmalara henüz dahil olmasalar da Iraklı Şii milislerden oluşan (Batı Ekseni kadar resmi olarak tanımlanmamış da olsa) bir başka eksen var, buna da Doğu Ekseni diyelim (Rusya dışındaki bu güçler İran tarafından “Direniş Ekseni” olarak da tanımlanıyor).
İsrail’in saldırıları yeni bir süreç başlattı. Esad’ı devirme planı tekrar devreye sokulabilir.
İsrail’in Filistin’e karşı başlattığı savaş aslında ABD ve NATO bileşeni birçok ülkenin Ortadoğu savaşının parçasıdır. Türkiye de İsrail karşıtı keskin söylemlerine karşın gerçekte İsrail’in koçbaşı olduğu Batı Ekseninde yer alıyor. İsrail HAMAS’tan sonra Hizbullah’ı tasfiye etmek üzere savaşı kuzeye (Lübnan’a) doğru genişletti. İran’a yönelik füze saldırılarıyla da savaşı yeni bir düzleme taşıyor. Yeni saldırıların hedefi Hizbullah’ı savaşamaz hale getirip İran’a da geri adım attırarak yeni dengelerle Suriye savaşını yeniden tırmandırmak. Belki de Esad’ı devirmek. Bu, evdeki hesap. Doğu Ekseninde yer alan güçler (diğerleri gibi) resmi bir blok oluşturmamaları gibi dezavantajlarına rağmen kolay alt edilebilir olmadıklarını emperyalist yeniden sömürgeleştirme projesini sekteye uğratarak göstermişlerdir. Kısacası kartlar yeniden karılıyor fakat oyunun gidişatını ve sonucunu kesin olarak öngörebilmek hiç kimse için kolay değil. Bu da oyun kurucularını ve özellikle oyuncuları kayıp- kazanç hesaplarını her gün yeniden yapmak zorunda bırakıyor.
Gelelim Türkiye’nin ve Kürt Hareketinin bu ortamdaki pozisyonlarına (Kürt siyasetinin Türkiye ayağını PKK, Suriye ayağını PKK’nin çizgisindeki PYD ve Araplarla ittifakı SDG oluşturduğu için yerine göre bazen PKK, bazen PYD/YPG, bazen de Kürt Hareketi veya Kürtler olarak adlandıracağız).
Türkiye’nin, Erdoğan’ın ideolojik ve politik tercihleri tarafından belirlenen politikası Libya’dan Azerbeycan’a kadar uzanan tüm bölgede oyun kurucu olmaya dayanıyordu. Erdoğan BOP eşbaşkanı olduğunu iddia ediyordu. Eşbaşkanın özgüveniyle Suriye iç savaşına Batı Ekseninde tam gaz dahil olan Türkiye, kısa sürede oyun kuruculuktan oyuncu statüsüne düştü. NATO’yu Suriye’ye sokmak amacıyla Rusya’nın uçağını düşürdükten sonra sınır ötesine adım atamaz hale geldi ve diyet niyetine 2.5 milyar dolar ödeyerek kullanmayacağı S-400’leri alarak Putin’i yatıştırabildi. Sonrasında Türkiye’yi bölgesel oyuncu olarak kullanmaya veya en azından kendi tarafında tutmaya çalışan ABD ve Rusya arasındaki dengeyi kullanarak, oyunu sadece Kürtler üzerine oynayabilir hale geldi. Kürtler ise oyun kurucu olamasalar da savaşçı yetenekleriyle Suriye’deki en etkili oyunculardan biri durumundalar. Esad’ı devirme planına ortak olmamakla birlikte ABD tarafından desteklenen ve silahlandırılan bir güç haline gelirlerken Rusya ve Esad’la da diyalog haline olmayı başardılar. Bu pozisyonları nedeniyle Türkiye de Kürtler de değişen tüm dengelerden hızlıca etkilenmektedir.
Türkiye ve Kürtler aynı eksende.
Durum oldukça ilginçtir: Türkiye NATO üyesi ve ABD’nin müttefikidir. Rusya ile ilişkileri iyi tutmaktadır. İran’la ilişkileri mesafelidir. İsrail’le ideolojik nedenlerle problemli (ki bu problem iç siyaset için zorunludur) olmakla birlikte hem aynı eksende bulunmak hem de ticari çıkarlar ideolojiye galip gelmektedir. Esad’la da ilişki kurmaya gayret etmektedir. Türkiye, “Kürt tehlikesi” gerekçesiyle Esad’la ittifak kurabileceğini düşünmektedir. Erdoğan BRIC toplantısından dönerken Esad’la görüşme çabalarının sürdüğünü dile getirdi. Kürtler de (PYD/YPG) özellikle silah ve askeri destek anlamında ABD’nin tam desteğini almaktadırlar. Rusya ile ilişkileri de iyi tutmaktadırlar. İran’la (PJAK uzun zamandır çatışmasızlık pozisyonunda) ilişkileri mesafeli, İsrail’le bir problemleri yok, Esad’la özerklik konusunda anlaşamasalar dahi ilişkileri iyi sayılır. Yani Türkiye ve Kürtler (YPG/PYD) Batı Ekseniyle farklı ilişki biçimlerine sahip olsalar da aynı eksende yer almaktadırlar. Ama birbirleriyle çatışma halindeler. Hem Türkiye’nin hem de PYD’nin iki eksenle de dengeleri kullanan esnek ilişkilere sahip olmalarının bazı avantajları olsa da kendi dışlarında kurulan yeni planlar ve yeni dengeler karşısında dezavantajlar da yaratabiliyor.
Kürtlerin Suriye’nin kuzeyi boyunca oluşturdukları Rojava özerk bölgesinin Afrin’den Cerablus’a ve Akçakale’den Ceylanpınar’a kadar iki bölümü ABD ve Rusya’nın izniyle Türkiye tarafından sınır ötesi operasyonla Kürt Özerk Yönetiminin elinden alındı. Kürtler bu bölgelere dair iddialarından vazgeçmiş değiller. 2020 başındaki son operasyondan bu yana kontrol edilen yerler açısından durum bugüne kadar stabil kaldı. Suriye yönetimi Türkiye’yi işgalci olarak görüyor ve Esad, Erdoğan’ın görüşme/diyalog taleplerine yanıt vermek için işgale son verilmesini şart koşuyor. Türkiye’nin “Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” iddiasının asıl hedefi sınır boyunca güvenli bölge oluşturup burayı kontrol ederek, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer bir Kürt entitesini engellemeyi Esad’a kabul ettirmektir.
Kürtlere zeytin dalı mı gösteriliyor, zeytin dalından sopa mı?
Ukrayna-Rusya savaşından beri Suriye’de dengeler nispeten stabil hale gelmişti. İsrail’in Filistin’e açtığı savaşı Lübnan’a ve İran’a doğru genişletmesi tüm oyuncuları savaşın Suriye’de yeni bir sürece yol açacağı beklentisine göre taktikler arayışına itiyor. Bahçeli’nin “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım” demecinin arkasında Suriye’deki olası gelişmelere dair hesaplar yatıyor. Nedir “yeni dönem” ve Bahçeli “Barış”tan neyi kastediyor? Ortadoğu üzerindeki hegemonya savaşında Türkiye’nin tek hesabı Suriye’de bir Kürt entitesini engellemeye odaklanmış durumda olduğunu söylemiştik. ABD yeniden başlattığı savaşta PYD/YPG’yi asli müttefik olarak daha ağır silahlarla donatıp, siyasi destekle IKBY benzeri bir bölge oluşturmaya çalışması pek muhtemel. Mazlum Kobani Bahçeli’nin çıkışı ve TUSAŞ saldırısının ardından verdiği bir röportajda “SDG’nin askeri gücünün arttığını, kendilerini hava saldırılarından İHA ve SİHA’lardan koruyabilecek savunma altyapısına sahip olduklarını” söylüyor ve “saldırı için uluslararası onay alamaması halinde Türkiye’yi püskürtebileceklerini” vurguluyor (aktaran Fehim Taştekin). Bunun başka anlamı, Türkiye’yi desteklediği SMO adlı oluşumla işgal ettiği bölgelerden atabilecek silah ve askeri güce de sahip olduklarıdır. Erdoğan’ın İsrail’in Türkiye’ye saldıracağı lafı aslında PYD’den duyulan kaygının parolasıdır, “PYD/YPG Suriye’deki konumumuza saldıracak” diye ifade edilmesinin Türkiye’nin gücüne dair yaratacağı hayal kırıklığı büyük olurdu.
Hem Türkiye tarafında hem de Kürtler tarafında, ABD’nin birinci körfez savaşı sonrası Irak’ta uyguladığı 36. Paralelin kuzeyine uçuş yasağı ile Kürt Özerk bölgesinin oluşmasını güvenceye aldığı gibi Suriye’nin kuzeyini (Rojava’ya) benzer biçimde güvenlik bölgesi ilan ederek bir Kürt Özerk Yönetimine yol açabileceği beklentisi de yaygın bir beklenti.
Ya hep ya hiç
Suriye’de Kürtlerin ve Türkiye’nin birbirleriyle savaş halinde olan ABD’nin iki müttefiki olmaları, bugüne kadar ABD’yi elini zayıflatan ikili bir taktik izlemek durumunda bırakırken, hem Türkiye’nin hem de Kürtlerin iki eksen arasında esnek davranabilecekleri bir boşluk da yaratıyordu. Yeni dönemde istediği sonucu garantiye alabilmek için iki müttefiki arasındaki savaşın olası risklerini ortadan kaldırmak isteyecektir. Kimin beklentilerine ağırlık vereceğine ise tarafların gücüne ve bölgedeki etkisine göre karar verir. Bunu sağlayamadığında ise daha radikal tutumlar alabilir. İki olasılık akla geliyor. Birincisi, ABD, iki müttefikinin çatışma halinde olmasının planlarını riske soktuğuna karar verip, Türkiye’ye Kürtlerle anlaşmayı telkin etmiş olabilir ve Türkiye buna göre bir yol bulmaya çalışıyor. İkincisi, Türkiye ABD’nin olası planlarının sürecinden ve sonuçlarından zararlı çıkmamak için Kürtlerle çatışmasızlık durumu yaratarak, durumun nereye evrileceği belli olana kadar Kürtleri oyalayacak bir plan işletmeye çalışacak. Ya da iki olasılığın melez hali olabilir. Ancak her durumda Türkiye’nin hedefi, sürecin sonunda Kürtlerin kazanım elde etmelerini engellemektir. ABD ile ters düşmeden bir yol bulmaya çalışıyor, aslında bu yol da başından itibaren dile getirdiği “Kürtleri bırak Ortadoğu planlarını bizimle yap” teklifini geçerli kılmak için de Kürtlerin etkisiz kılınması lazım. Hem Türkiye’de hem Suriye’de etkili bir Kürt Hareketi manzarasının ABD’nin tercihi üzerinde belirleyici olacağı çok açık. Manzaraya bakıldığında Suriye’de etkili olmasının yanı sıra Türkiye’de siyasetin belirleyici aktörü haline gelmiş, etkisini yerel seçimlerde dengeleri iktidar aleyhine değiştirerek göstermiş bir Kürt Hareketi var. İktidar bu manzarayı lehine çevirmeye en azından bozmaya çalışmaktadır.
Türkiye’nin umudu bir oyalama sürecinin sonunda Ortadoğu’da yine oynayabileceği dengelerin oluşmasıdır. Kürtlerin etkin olduğu her durumun ise savaş nedeni sayılacağı, Bahçeli’nin “Barış” dediği şeyin Kürtlerin etkisizleştirilmesinin parolası olduğu ortadadır. Bahçeli Öcalan’a (Kürt Hareketine)çağrı yaparken Devlet Başkanı Erdoğan Devlet Başkanı Esad’a çağrı yapıyor. Bu Esad’ı ve Kürtleri birbiriyle tehdit etme, “ya bizimle anlaşırsın ya da düşmanınla anlaşırım” manevrasıdır. Zikzaklı çabaların nedeni ise Türkiye’nin oyun kurucu değil sadece bir oyuncu olmasıdır.
Her şey yozlaşmış iktidarı korumak için
“Gizli sürecin” iç siyasetteki etkisini iktidar kendi lehine çevirebilmek için muhalefeti ve içerdeki Kürtleri yönetecek bir plan kurmak zorunda ve tek başına plan kurabilmesi açısından en önemli olanağı devleti elinde bulundurması ve muhalefeti siyaset kuracak bilgiden yoksun bırakması ve baskı aygıtlarını sonuna kadar çalıştırmasıdır. Bir yandan İmralı ile görüşme varken ve Bahçeli’nin demeçleri sürerken diğer yandan TUSAŞ saldırısı, Rojava’nın bombalanması ve Esenyurt’un ardından Mardin, Batman ve Halfeti’ye kayyum atanması gibi hamlelerin “sürece” aykırı işler olduğunu söylemek pek anlamlı değil. Zira aykırı veya uygun olduğu “şey”in ne olduğu ve nasıl ilerletileceği muamma. Ve o şeyin “barış” olduğuna da kimse inanmıyor. İş böyle olunca ortaya atılan sürecin zoraki, kararsız ve zikzaklı –kalabalıkta bisiklet süren sakar bisikletçi misali ne zaman düşeceği ya da kimlere çarpacağı belli olmayan- şekilde ilerleyeceği ortadadır.
Sonuçları ne olur? Başka ülke deneyimlerinin gösterdiği o ki, devletlerle siyasal grupların silahlı çatışmalarının müzakere yoluyla barışa kavuşturulması az çok demokratikleşmeyi gerektirir. Yani silahlı mücadele yürüten tarafın taleplerinin tamamının veya bir kısmının karşılanması bir takım demokratik düzenlemeleri gerektirir. Bu da çatışma veya egemen söylemle “terör” ortamı gerekçesiyle, sadece bir tarafın değil tüm toplumun siyaset yapma, toplantı-gösteri-ifade özgürlüğü, özgür basın vb gibi kısıtlanan hakları üzerindeki kısıtlamaların en azından hafiflemesini gerektirir. Bildiğim kadarıyla olumlu sonuçlanan “barış süreçlerinin” ardından otoriteleşmenin arttığı ülke yok. Elbette “emperyalist barış” operasyonlarının barışla ilişkili olarak görmüyoruz, onların barışı Libya’ya, Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye getirmekte oldukları barıştır ve halklar için felakete, bitmeyen iç çatışmalara ve “silahlı güçler demokrasisine” varıyor.
Sosyalistler ne yapmalı?
Önden bir iğneleme önerilerin anlaşılması açısından işe yarayacaktır. Toplumun AKP-MHP iktidarından kurtulma arzusuna yanıt verecek bir siyaset ve o siyasetin örgütsel ve mücadele araçlarını yaratma işinin altına girmek yerine müşkülpesent bir tavırla yol-yöntem beğenmeyen sol, bu tavrı değiştirmekle ve birlikte düşünmekle işe başlayabilir. CHP eleştirisi ile gün geçirerek ne faşizmin hamlelerinin sonuçlarından ne de direnişin sorumluluğundan kendini kurtarabilir.
AKP-MHP iktidarının stratejisi faşizmin sürekliliğini sağlamak. Stratejileri iktidardaki faşizmi tehdit eden her türlü siyasal potansiyeli tasfiye etmek üzerine kuruludur. Bu CHP’den Kürt Siyasal Hareketine, Sosyalistlerden emek hareketine, emek örgütlerine kadar tüm muhalefeti kapsamaktadır. AKP-MHP iktidarından zarar gören, bu iktidara muhalif halk kesimlerinin hoşnutsuzluğu her geçen gün artmakla birlikte bir harekete dönüşecek kanal bulamadığı gibi güven veren bir önderlikten de yoksun. Van yerel seçimlerinin gasp edilmesine karşı halkın anında refleks göstermesine benzer bir refleks gösterilememesi iktidarın cesaretini arttırırken halkın moralini bozuyor. Oysa bütün ülkede kayyum darbesine karşı belediyelerin önünde halkın iradesine sahip çıktığı demokrasi nöbetleri başlatılabilirdi (halen de başlatılabilir). Halk hareketi kartopu gibidir yuvarlandıkça kütlesi büyür, sıkı bir kartopu yapmaya ve ısrarla yuvarlamaya ihtiyaç var.
İktidardaki faşizmi durduracak (TBMM, yargı vb) hiçbir devlet aygıtının olmadığı apaçık ortadadır. Halkın doğrudan eylemiyle güvenceye alınmadıkça seçimlerde kullanılacak oylara bel bağlamanın sonuçsuzluğu kaçıncı defa görüldü, seçim hileleri ve kayyumlarla halkın oya dayalı iradesi kolayca gasp edilebilmektedir. Muhalefet, yaşanan somut deneyimlere rağmen adaletsizliklerin iktidara seçim kaybettireceğine inanmaya devam ederken, iktidar bu adaletsizliklerle seçimleri almanın koşullarını yaratmaya çalışıyor ve yaratıyor da. Birbirini tamamlayıcı hamleler ve operasyonlar devam ettirilecektir. Ana muhalefetin halkın doğrudan eyleminden kaçınması iktidarın işini kolaylaştırmaktadır.
Sosyalistler ise dağınık ve uzun sayılabilecek bir süredir siyasal bir programa sahip değiller. Bu nedenle muhalif halk kesimlerinin dikkati tutarsızlıkları ayyuka çıkmış düzen içi muhalefete kaymış durumda. CHP’nin Kürt Sorununda tutarlı ve kitleleri etkileyecek bir politik hattan yoksun olarak polemiklerle durumu idare etmeye çalışması, ideolojik sorunlarının katkısıyla da iktidarın demagojik söylemleri ve kumpaslarıyla etkisiz kılınabiliyor ve CHP içinde yarılmalar tetiklenebiliyor. Sosyalistleri cendereye sıkıştıracak, cendereye sıkıştıkça siyaset dışında bırakacak bir duruma düşülmemesi için açık, anlaşılır, tutarlı bir barış siyaseti başta olmak üzere demokrasi ve refah programına sahip, iktidardaki faşizme karşı bir mücadele ittifakı yaratılması zorunluluk halini almıştır. Ne bu iktidarla ne de düzen içi muhalefetin ideolojisi ve tarzıyla barış, demokrasi ve refah mümkündür.
Bu siyasal kriz sosyalistler için kaygı kaynağı değil müdahale imkanı olarak görülebilmeli. Halk Savaşı teorisinin kurucusu ve ustası Mao Zedung’un dediği gibi “Gök kubbenin altında kaos var, öyleyse koşullar mükemmel” diyebilmek için inisiyatif almak gerek.
————————
* Bahçeli son demecinde ise “İmralı adası Türk toprağı değil midir? Bu adadan vazgeçildi de bizim mi haberimiz olmadı? Terörist başının TBMM DEM grubuna gelmesine itiraz ediyorlar da İmralı’da kalmasına neden tepki göstermiyorlar? Bu ne yaman çelişkidir?” dedi. Öcalan’ı “deport edelim” de derse artık sürpriz olmaz.
Yorum bırakın