Halkevleri 28. Genel Kurulu’nda ne oldu?

Önce antrparantez bir iki noktayı açıklığa kavuşturayım. Bu yazıyı bu mecrada yayınlamamın nedeni, yıllarca yazarı olduğum sendika.org’nin yeni “sahipleri” tarafından bir yıldan fazladır yazılarıma sansür uygulanmasıdır. Böylece sitede cevap hakkı olmaksızın fikirlerimiz durmadan “mahkum” edilebilmektedir. Sendika org’nin geleneğinde önemli bir yeri olan emeği geçen arkadaşların ve yayın kurulundan bazı arkadaşların talebiyle bu ayıplı durumu kamuoyuna açıklamadım, ancak bir buçuk yıl geçmesine rağmen düzeltil(e)mediğinden duyurmak zorunlu hale geldi. Genel Kurul sonrasında gerek yayınlanan “Sonuç Bildirgesi” gerekse de sendika org’de yayınlanan destekleyici yazıların, benim de içinde olduğum Devrimci Halkevcilere sataşma üzerine kurulu olması bu cevap yazısını zorunlu kıldı.  Ancak bu mecradaki bir yazının ideolojik tartışmalara açımlama getirmesi beklenmemeli, bilgilendirme notu olarak kabul edilmelidir. 

Halkevlerinde, 2000’li yılların başları itibarıyla mücadelenin kavranması gereken ana halkasının neoliberal yeni sömürgecilik politikalarının yıkıcı toplumsal etkilerine karşı halk mücadelelerinin yükseltilmesi ve bütünleştirilerek politik mücadele alanına taşınması temel mücadele çizgisi olarak belirlenmişti. Ve AKP’nin ekonomik ve siyasi programına karşı mücadele, bu temel mücadele çizgisine göre biçimlendiriliyordu. Bu çizgimizi eleştiren çeşitli sol çevreler de bizi, mücadeleyi salt AKP karşıtlığına indirgemekle suçluyorlardı. 20 yıl sonra Halkevlerini şimdi idare eden ekip de eleştirileri için bu argümanlara sarılmış durumda.

AKP KARŞITI MÜCADELE “DAR” VE “SIĞ”DIR

“28. Genel Kurul Sonuç Bildirgesi”nde ve destekleyen yazılarda “faşizme karşı mücadeleyi sınıfsal ekseni belirsiz”, “dar, sığ” yaklaşımla AKP-MHP iktidarına karşı mücadeleye indirgediğimiz iddia ediliyor. Herhalde 1920 sonrasında yaşasalar “faşizme karşı mücadeleyi sınıfsal ekseni ve ideolojik içeriği belirsiz bir NSDAP (Hitler) veya PNF (Mussolini) karşıtı mücadeleye indirgemenin yanlışlığını” anlatıyor olurlardı. Bu ekibe göre tüm sosyalist sol “devrim fikrini tasfiye etmiş”/etmeye devam etmekte, seçimlere müdahale edenler düzen içi siyaset bağımlısı, koltuk pazarlığı derdindeler. Ve de kendilerinden başka sınıf siyaseti güden yok.

Devrimciliğin başkaları devrimcilikten aforoz edilerek kazanılabilecek bir paye olduğunu sanıyorlar ama beş yıldır her cümlenin başına yerleştirdikleri “sınıf temelli” siyaset dedikleri şey nedir, pratiğini nerede yapıyorlar bilen beri gelsin.

Bu “idareci ekip” daha önce kullandıklarında uyardığımız ancak kavramsız kalmış olmaktan ileri gelecek “sınıf temelli hak mücadeleleri”, “sınıf temelli faşizme karşı mücadele” kavramlarını, müflis bakkal eski alacak defterini karıştırır misali yeniden tedavüle sokmuş. Oysa kendilerine “Hak Mücadelesi” kavramının sınıf mücadelesinin özgün bir çizgisine işaret ettiği “sınıf temelli hak mücadelesi” demenin “uçak havaalanı” demeye benzeyeceği anlatılmıştı. Faşizme karşı mücadelenin sınıf mücadelesi, hem de en şiddetli biçimi olduğu da. Ancak “idareci ekip” hızını alamayıp deprem çalışmaları aracılığıyla “örgütü yeniden inşa etmek” gibi bir icadı da “deprem komünizmi” “deprem faşizmi” “deprem bölgesinde ikili iktidar” gibi kavramlarla taçlandırdı.

SİYASET YAPMAK YA DA YAPMAMAK

Bir başka argüman da “sınıf mücadelesini ve devrimci kitle faaliyetlerini önemsizleştirerek, seçim ittifaklarına girilmemesini ‘siyasetsizlik’, sınıf mücadelesini esas alma çağrılarını ise ‘ekonomizm’ olarak” tariflediğimizdir. Bu “idareci ekibin” bir ilginç yeteneği de sosyalistlerin kanonik yaklaşımlarını sadece kendilerinin bilip, savunduğuna kendilerini inandırabilmeleridir. “Sınıf mücadelesini, devrimci kitle faaliyetini önemsizleştirmek” gibi bize ve tüm sosyalistlere yönelik ithamlarını komiklik sayarak bir kenara bırakıyorum. Oysa bu idareci ekibi siyasetsizlikle eleştirmemizin nedeni seçim ittifaklarına girmemeleri değil, seçimler de dahil, genel veya özel olarak hiçbir konuda siyasete sahip olmamalarıdır. Yani yanlış da olsa, başarısız da olsa bir siyasete sahip olmamalarıdır. Eğer “sınıf” ve “devrimci” kelimeleri bolca kullanılarak yazılan yazılar, yapılan açıklamalar siyasetten sayılıyorsa o başka. Sınıf mücadelesini esas alma çağrılarına “ekonomizm” demiyoruz. Çalışma koşullarına, işten atılmalara veya düşük ücretlere karşı işçilerin işyeri bazlı mücadelelerini siyasal veya faşizme karşı mücadelenin kendisi sayılmasına “ekonomizm” diyoruz. “İşçiler işten atılır, işyeri önünde polise rağmen direnişe geçerlerse bu faşizme karşı mücadele olmuş olmuyor mu?” sığlığına ekonomizm diyoruz. Aslında ortada gerçek bir ekonomizm bile yok, sadece ekonomist bir söylem var. “…sermaye egemenliği tarafından tahkim edilmiş, politik sözcülüğünü AKP-MHP mafya ve kontrgerilla hiziplerinin üstlendiği bir birleşik sermaye fraksiyonları ittifakı” gibi iktidardaki faşizmi ne idüğü belirsiz bir şeye dönüştüren, AKP-MHP iktidarını sermayenin politik sözcüleri sanan kafa bulanıklığı bu siyasetsizliği teorize etme çabasının sonucudur. Seçim ittifakının faşizme karşı birleşik cephe olarak görüldüğüne dair “dar ve sığ” değerlendirmeye girmeye gerek bile yok. Ama faşizme karşı ortak mücadele zeminlerinin yaratılma ihtiyacı ortada durmaya devam ediyor.

“Beni bu güzel havalar mahvetti” misali “bizi seçimler mahvetti” deyip duran (2018 seçim ittifakının da mimarlarından olduğunu unutturmaya çalışan) bu “idareci ekibin” söylemlerine bakılırsa sanki açık faşizm koşulları olsa daha başarılı “siyaset” yapacakları sanılabilir. İşin tuhaf bir yönü de genel seçimlerden uzak dururken yerel seçimlere heves edip hiçbir ittifak kurmayı başaramayınca, kimi yerlerde açık, kimi yerlerde örtük CHP desteğini herhalde şubelerin tasarrufu olarak teorize ediyorlardır.     

Evet, kapitalizm son sömürü düzenidir, emperyalizm onun en yüksek aşamasıdır ve faşizm emperyalizmin terörist diktatörlüğüdür. İşçi sınıfı insanlığın nihai kurtuluşunu sağlayacak sınıftır. Ancak sosyalistlerin bugünkü soruları bunlara dair değil, bugün nereden başlamalı ve nasıl yapılmalı sorularıdır.  

SÖZ, YETKİ, KARAR İKTİDARA

Ve geldik bu genel kurulun alameti farikasına. “Genel Kurul, … farklı görüşlere sahip üyelerin kendi eski yönetici pozisyonlarına dayanarak kurumsal ve politik olarak kurumu temsil edemeyecekleri, örgütün yetkili organ ve temsilcilerinin Halkevleri’nin en yüksek organı olan Genel Kurul sonucunda belirlendiğini bir kez daha vurgulamıştır.” Tefsiri şöyle: Genel Kurulda seçildik, artık farklı fikirler Halkevlerinde kendini ifade edemez, merkezle aynı fikirde olmayan ne il/bölge koordinasyonu ne de şube kendisini temsil edebilir! Oysa İl/bölge koordinasyonları “Halkevlerini Halkevleri yapan”, örgütün çeyrek yüzyıllık en dinamik ve demokratik organlarının başında gelir ve Halkevleri faaliyetinin büyük kısmını Koordinasyonların ve şubelerin yerel programları oluşturur.    

Daha fazla uzatmamak adına genel kurulun biçim ve işleyişinden vereceğim birkaç örnek neyin “mahkum” edildiği ve nelerden “kurtulunduğunu” pratik yönleriyle gösterebilir.

İki üç bin kişilik salonlarda iki gün süren, birçok parti ve sendika başkanının katılıp hitap etmeyi önemsediği, çok sayıda üyenin söz alıp konuştuğu gece yarılarına kadar süren Genel Kurulların yerini 150 kişilik salonların bile boş kaldığı, kongre hazırlıklarının yapılmadığı, şubelerin doğru düzgün bilgilendirilmediği “biz bize”, 6-7 saatte bitirilmeye zorlanan… bir genel kurul almıştı.   

Faaliyet raporu hakkında lehte ve aleyhte birer konuşma hakkı verildi. Faaliyet raporu aleyhinde konuşan konuşmacının sözü “faaliyet raporu hakkında konuş” denerek neredeyse dakika başı divan başkanı tarafından kesildi. Bazı GYK üyeleri aleyhteki konuşmanın anlaşılmasını önlemek amacıyla sürekli gürültüyle protesto ettiler. 1988’de açıldığından bu yana ilk kez Halkevleri kongresinde konuşmacıların üzerine yüründü (daha fazlasını yazmaya dilim varmıyor). Halkevleri tüzüğünün kimi maddeleri oldubittiyle değiştirildi. Ancak ne önergelerde ne dediği anlaşıldı ne de kabul edilen önergenin ne olduğu. Genel kurulun yetkisinde olan üyelikten çıkarma ve şube kapatma yetkileri, tüzüğe aykırı olmasına rağmen GYK’ya verildi. Genel kurul toplanabilme yeter sayısı düşürülerek sonraki genel kurulların daha az katılımla yapılabilme imkanı elde edildi. Öyle ki matematiksel olarak yönetimin kendi kendisini tekrar tekrar seçebileceği koşullar oluşturuldu. Bunlar hep sınıf temelli siyaset ve demokratik merkeziyetçilik için(!).

AYİNESİ İŞTİR KİŞİN LAFA BAKILMAZ

Genel kurul duyurusu tüzüğe aykırı olarak geç yapıldı ve tüzüğe aykırılığın örtbas edilmesi için üyelerle dalga geçercesine, zamanında yapılmış görüntüsü için etik olarak sorunlu yöntemler kullanıldı. Bu yöntemler eleştirilince “polis ağzıyla” konuşmakla suçlandık. Usulsüzlükleri dile getirmek “polislik”, eleştirmeyi “hainlik” olarak değerlendirilen bir kongre! Reddedilen önergelerden de nasıl “mahkum” edildiğimiz kolayca anlaşılabilir. Şube kapatmayı, kadroları ve kitleyi uzaklaştırmayı “yetkisinde” gören “idareci ekip” son 3-4 yılda şube sayısının yarıya düşmesinin sorumluluğunun hatırlatılması karşısında hezeyanlara kapılıyor. Faaliyet raporuna göre, yeni açıldığı söylenen üç şubeyle birlikte faal şube sayısı 22, faaliyetlerine Halkevleri  medyasında sansür uygulanan, faaliyet raporunda adı anılmayan, muhtemelen kapatılması için yollar aranan İstanbul’daki 6 şubeyi de eklerseniz 28 şube kalmış.

 “Sonuç Bildirgesi”ndeki iddialarla sunulan “Faaliyet Raporu” karşılaştırıldığında ilk akla gelen şey “ayinesi iştir kişin lafa bakılmaz” sözü oluyor. 28. Genel Kurulu Halkevlerinin politik çizgisiyle, eylem tarzıyla, örgütsel işleyişiyle 3. Döneminin sonunu ilan etmiştir. Genel Kurul salonlarına, 1 Mayıs kortejlerine, şube sayılarına ve “sokağa” bakıldığında 3. Döneme ait pek çok şeyden “yakasını kurtardığı” kolayca görülebilir.

Faaliyet Raporuna şu linkten ulaşılabilir http://halkevleri.org.tr/Halkevleri-2023-2024_FaaliyetRaporu.pdf

Yorum bırakın