1 Mayıs her zaman devrim çağrısıdır

05 Mayıs 2011

Samut Karabulut

1 Mayıs 2011 Türkiye’de her şeye rağmen yine kitlesel yine görkemliydi. Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde geçtiğimiz yılları aşan bir katılımın olması ve katılan kitlelerin düzenleyicilerin özel bir çalışmasının sonucu olarak değil de örgütlerin birbirinden bağımsız çalışmalarının ve daha belirleyici ölçüde kendiliğinden bir dinamizmin eseri olması, bu 1 Mayıs’ın önemli bir özelliği idi. Bu […]

1 Mayıs 2011 Türkiye’de her şeye rağmen yine kitlesel yine görkemliydi.

Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde geçtiğimiz yılları aşan bir katılımın olması ve katılan kitlelerin düzenleyicilerin özel bir çalışmasının sonucu olarak değil de örgütlerin birbirinden bağımsız çalışmalarının ve daha belirleyici ölçüde kendiliğinden bir dinamizmin eseri olması, bu 1 Mayıs’ın önemli bir özelliği idi. Bu durumun bir olumlu bir de olumsuz yönü var. Olumsuz olanı siyasal aktörlerin, öznelerin örgütsel zayıflığını gösterirken, olumlu yanı, buna rağmen geniş kitlelerdeki dinamizmin barındırdığı olanaklardır.

Toplumda bir politizasyon yaşanmaktadır ve bu politizasyon seçim atmosferinden değil AKP saldırılarından kaynaklanmaktadır. Burjuva siyaset sahnesinin politizasyon yaratamamasının nedeni, bu sahnede farklı siyasetlerin, farklı çıkarların çatışmamasındandır. Burjuva siyaset araçlarının ve alanlarının emekçilerin müdahalesine kapatılmış olması, seçim gündemine bağlı olmayan bir politizasyona yöneltmektedir. Farklı siyaset ve farklı çıkarların çatışması sermaye ile halk, AKP ile ilerici emek örgütleri arasında baş göstermektedir. Bu çatışmanın henüz bütünlüklü hale dönüştürülememiş olmasından dolayı siyasal gücünün sınırlı kalması bu gerçeği değiştirmez. 2011 yılı ile birlikte ulaşım zamlarına karşı başlayan ve giderek yayılan ısrarlı eylemler, taşeron sağlık işçileri alanında Devrimci Sağlık İş’in başarılı eylem ve örgütlenmeleri, sağlık örgütlerinin büyük mitingi ve grevi, Birleşik Metal İşçileri Sendikası’nın başarılı grevi, nisan ayı boyunca gerçekleştirdiğimiz “Güvencesizlik Mitingi”, “Doğa ve Çevre Mitingi”, “Eğitim Hakkı Mitingi”, “Barınma Hakkı Mitingi”, YGS skandalına karşı liselilerin kitlesel eylemleri, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarına karşı gazetecilerin kitlesel eylemleri tamamen seçim atmosferinden bağımsız bir politikleşmenin ürünüdürler. Siyasal partilerin, solun ve birçok sendikanın bunlarla ilişkisi oldukça edilgendir. 1 Mayıs’ın kitleselliği bu atmosferle anlaşılabilir. Keza konuşmalarda kitlenin en canlı tepki verdiği vurgular YGS skandalı başta olmak üzere gazetecilerin tutuklanması, güvenceli iş, doğanın talanı konuları ile AKP karşıtı slogan ve söylemlerdi. (İstanbul’da AKP’nin adı anılmamış olsa da Ankara ve birçok ilde, geçtiğimiz yıldan alınan derslerle de 1 Mayıs ırkçı, AKP’ci, müdahalelerden arındırıldığı için hem sözünü esirgemedi hem de kitleselliğini arttırdı)

Neoliberal saldırı dalgası işçi sınıfı bileşiminde köklü dönüşümler yarattı. Bu dönüşüm yeni proleterleştirme dalgasıyla birlikte işçi sınıfı saflarında farklı dönemsel çıkarlara sahip kesimler ortaya çıkardı. İşçi aristokrasisi diyebileceğimiz işçi sınıfının geleneksel örgütlerinde ‘pozisyon’ tutan bu kesim, yeni işçi kitlelerinin örgütlendirilmesinden uzak durmakta, hatta güvencesiz çalışma rejimine mahkum edilen yeni işçi kitlelerini kendi statükolarına kah rakip kah tehlike olarak algılamaktadırlar. Bu nedenle uzun yıllardır bu tartışma yapılmasına karşın, gelenekselleşmiş örgütsel zeminlerini ve bu zeminlerdeki pozisyonlarını korumak için taban kaybetme sorununu sınıf çatışmasından ve siyasal iktidarla çatışmaktan uzak durarak hafifletmeye çalışmaktadırlar. Bu sorunu devrimci bir tarzda çözecek olan güvencesizlerin örgütlenmesine, gerek sermaye ile gerekse de siyasal iktidarla çatışmaya girmeyi göze alamamak nedeniyle girişilmemektedir. Bu statükoyu koruma kaygısı, örgütlü oldukları işyerlerinde dahi güvencesizlerin örgütlenmesine mesafeli durmakla yetinmemekte, işi daha da ileriye götürerek, işçi hareketine yeni bir soluk kazandıran güvencesizler alanında örgütlenmeyi başaran sendikaları tehdit olarak algılayıp başarısızlığa uğratma refleksleri göstermektedir. Sonuçta grev de yapmadığı için bir tarafta şişmiş kasalarıyla ‘büyük sendikalar’ diğer tarafta, aynı konfederasyona bağlı borç ve yokluk içinde örgütlenen sendikaları izlemekteyiz. Bunun örneklerini önümüzdeki süreçte daha sık görmeye başlayacağız.

2011 1 Mayıs’ında farklı siyasal eğilimlerde olan sendikal konfederasyonların aynı tutumu alabilmelerinin sağlayan şey işçi sınıfı saflarında meydana gelen bu farklılaşmadır. Geçtiğimiz DİSK kongresinde kurulan ittifakın belirleyeni de bu farklılaşma olmuştu. Ekonomik mücadele ile siyasal mücadeleyi birleştirme prensibi ile hareket eden (bundan başka bir yolu da olmayan) güvencesizleri örgütleyen sendikalar bir tehlike olarak görülüp yönetim dışında bırakılırken, başını Genel İş’in çektiği AKP ile kapışmaya mesafeli yaklaşan sendikalarla bir yönetim oluşmuştur. Bugün DİSK gibi bir tarihe sahip konfederasyonda parası kadar delegeye sahip olunmasının ortaya çıkardığı garipliğin olası tüm sonuçlarını yaşıyoruz. 3 Nisan “Güvencesizlik Mitingi”ne DİSK merkezini oluşturan sendikaların ve DİSK’in olumsuz hatta “kırıcı” yaklaşımının altında yatan bu sınıfsal farklılaşmadan kaynağını alan ideolojik farklılaşmadır. 1 Mayıs’ı, başında AKP’nin adamı olan Türk-İş ve grevleri çağdışı, düne kadar 1 Mayıs’ı Yahudi bayramı olarak gören Hak-İş ile (işçi sınıfının birliğini sağlama gibi lafta tumturaklı, hayatta karşılığı sıfır olan bir iddiayla) aynı siyasal yaklaşım etrafında buluşarak ortak kutlamanın arkasında yatan da DİSK’in giderek bunlara benzemesidir. Son kongrede zayıf yönetim oluşturarak bu yapıyı ilerleten ise Genel İş’in yaklaşımı olmuştur. DİSK’in 13. Genel Kurulu sonrasında Çetin Uygur’un değerlendirmesi ne yazık ki doğru çıkmıştır. (*) Bu benzemenin neticesindedir ki devrimcilerin gerek DİSK’te gerekse de KESK’te (yönetimlerde de) tüm itirazlarına rağmen 1 Mayıs inisiyatifinin Mustafa Kumlu ve Hak İş’le paylaşılmasına engel olamamışlardır. Bu konfederal merkezlerin 1 Mayıs’ın kitleselliğinde dişe dokunur bir katkılarının olmadığını onlarca deneyimden biliyoruz. Ancak maliyetleri 1 Mayıs kürsüsünde ve bildirilerinde AKP’ye tek bir laf edilmemesi olmuştur. Zaten itirazlarımızın nedeni, AKP’nin birkaç yıldır müdahale atakları ve bu Truva Atı durumu idi. Sonuçta AKP, sermaye ve diğerleri, faşistten bozma liberal Taha Akyol’un yere göğe sığdırmadığı 1 Mayıs tablosunun kapısını aralama umuduna kapılmışlardır.

Bunun mümkün olmadığını Türkiye işçi sınıfının ve devrimci hareketin özellikle 1 Mayıs merkezli kazandığı deneyim ve birikime olan güvenimizle biliyoruz. Her ne kadar ortak açıklamayı Mustafa Kumlu yapsa da, ’77 hakkında ortak metinlerde katliam ibaresi kullanılmasa da Kazancı yokuşuna hala karanfil bırakılıyor olması, Şişhane’ye, Kadıköy’e karanfil bırakılıyor olması (son ikisine diğerleri gelmese de) bu inancımızın korunmasının ilk belirtilecek gerekçeleridir: 1 Mayıs’ın koparılıp alındığını unutturmaları kolay olmayacak. Ancak bu, 1 Mayıs’ın içini boşaltma manevralarına seyirci kalınabileceği anlamına gelmez. 2011 1 Mayıs’ında yaşananlar, bu konuda başarılı olunamadığında ortaya çıkan vahim tablonun ne olacağını göstermiştir. İlk kez (kapalı olduğu dönem hariç) 1 Mayıs kürsüsünde DİSK Genel Başkanı konuşturulmamıştır. Buna hangi mutabakat yol açmış olursa olsun sonuç budur ve bu durum kabul edilemez. 1976’da başlayan süreç bütün direniş ve özveriye karşın bu noktaya gelebiliyorsa Taha Akyol ve diğerlerinin umutlarının tamamen ham hayal olmadığını da düşünmemiz gerekir. Savaş meydanında kazanılan, ufuksuzluk, basiretsizlik, aristokrasinin uzlaşması gibi
unsurların (hepsi birden) etkisiyle masada kaybedilmiştir. AKP, 1 Mayıs’ta yeni sayfa açma hevesinde bir adım atmayı atraksiyon yapmayı ilk kez başarmış, karanfil bırakma törenine temsilcisi Feyzullah Kıyıklık ile katılmıştır. 1 Mayıs’ı bayram “emek ve demokrasi bayramı ilan etmenin” ardından Taksim’i hediye etme edepsizliğini de göstereceklerdir. 2010’da hakkettiği yere işçiler tarafından yerleştirilen Kumlu’ya iade-i itibar yapılmıştır. Konfederasyonların, Kumlu’nun kürsüden indirilmesinin ardından yaptıkları aristokratça açıklamanın anlık gafletten kaynaklı olmadığını, bir yıllık fikri takipten anlıyoruz: güvencesizler teşhir ve tecrit edilmiş, Kumlu aklanmıştır. (Adamın güvencesi sağlammış: işçi aristokrasisi!)

Yukarıda saydığımız olası tehlikelere ve mevcut zaaflara dikkat çektiğimiz noktaların önümüzdeki yıllarda 1 Mayıs’ın belirleyeni olmasının kolay olmadığını tekrar vurgulayalım. 1 Mayıs her zaman bu topraklarda devrim çağrısıdır, çok güçlü bir devrimci birikime dayanmaktadır. 2011’de bu çağrı sadece kürsüden uzak tutulabilmiştir, alandan uzak tutulamamıştır.

1 Mayıs, solun, devrimci hareketin bir yıllık birikiminin alanlara taşındığı ve dosta düşmana gösterildiği bir gün de olageldi. Ancak bu yıl bu konuda da önemli bir sapma olduğunu belirlemeliyiz. Evet, emek hareketi bir yıllık birikimini alana taşıdı. Kitleler düzenleme komitesinin özel bir katkısı olmadan alana aktılar. Kitlesellik yönüyle de umut vaat eden devrimci gruplar vardı. Ancak kitle ile kürsünün, kitle ile inisiyatifin ve bahar döneminin dinamik unsurları ile kürsü inisiyatifinin temsil açısı oldukça büyüktü. Yaklaşık bir yıldır işçi sınıfı mücadelesinde ağırlığını belirginleştiren güvencesizler, 2011’in başarılı grevini gerçekleştirmiş sağlıkçılar ve metal işçileri başta olmak üzere birçok dinamik unsur 1 Mayıs’ta üvey evlat muamelesi görmüşlerdir. Bu sorun 1 Mayıs’la sınırlı bir yol kazası olsa üzerinde durmaya değmez. Ancak sendikal aristokrasinin güvencesizlerin örgütlenmesini kendi siyasal pozisyonları ve anlamları için oluşturacağı tehlikeyi fark ettikleri ve ‘sınıf refleksi’ ile düşmanca tutum almaya başladıkları ve bunun 1 Mayıs’a yansıdığı görünüyor. Önümüzdeki süreçte bu konuda çeşitli atakların, taktiklerin devreye sokulacağını beklemeliyiz. Kuşkusuz “devrim yolu engebeli dolambaçlı ve sarptır” ve bunlar, bu yolun taşı dikenidir. İşçi sınıfı burjuvaziye karşı mücadele ederken aslında kendi iç mücadelesini yürütür, bu iç mücadele başarıldığında, sermayeye karşı birlikte mücadele iradesi ile sonuçlandığında burjuvazinin yapabileceği bir şey kalmaz.

(*) Bak. Halkın Sesi S. 49, 20 Şubat 2008. “Genel İş’in yetkili olduğu AKP’li belediyelerde belediye başkanlarının çalışanlar üzerindeki denetimi karşısında, kendi örgütlülüğünü mücadele yoluyla sürdürmekte güçlük çekmesidir. Bu güçlük nedeniyle Genel İş yöneticileri, DİSK’in AKP’ye karşı muhalefette öne çıkmasından endişeleniyor olabilirler”

Yorum bırakın